Karalama Defteri

In any other world, you could tell the difference. And let it all unfurl, into broken remnants...









Hani şarkıda seni bana kader getirdi diyor ya, gerçekten de seni bana kader getirdi. Hiç beklemediğim, hiç ummadığım bir anda çıkıp geldin bana. Tüm içtenliğinle, tüm masumluğunla geldin.


Önce yalnızlık vardı. sonra sen geldin. Aslında senden önce gelenler olduğu gibi yalnızlıktan önce olanlar da vardı. Ama tarih böyle bir şey değil. O yüzden önce yalnızlık vardı, sonra sen geldin. Ben de dünyayı kendi haline bırakıverdim. Alışkanlık kör bir kuyudur. Ne yapayım bazen dayanamayıp sövüyorum yine.


Küçücük hayalimde ben, nefesini duydum önce. Başımı döndürüp baktım yüzüne, loş bir ışık vuruyordu yüzüne. O kadar derin uyuyordun ki, öpsem de hissetmeyecektin sanki. bir öpücük kondurdum yanağının kenarına. Boynumda dolaştın sanki bir an, her zaman uyanmaya yakın yaptığın gibi derin bir nefes aldın, ve daha çok sarıldın bana. Beni kendine doğru çekerken bir öpücük kondurdun boynuma, o an sanki yeryüzündeki her şey yine sen oldun. sevişirken olduğu gibi tıpkı…


Masal tadında yaşıyoruz hayatı sevgili. Masal tadında ama masal içinde değil. Gözlerimiz açık ve her şey tüm gerçekliğiyle önümüzde. Her şey öylesine güzel, öylesine kusursuz ki... Her şeyin daha da güzel olacağı ümidi kaplıyor insanın içini.



"sen benim şansımsım sevgilim.
sen varsan anlamlı bu hayat.
sen yoksan...
sen yoksan karanlık çökmeye başlayacak...
güneşimi çalma sevgilim, beni karanlıklara gömme.
seninle çarpan bu kalbime,
benimle çarpan kalbinle karşılık vermeyi,
asla ihmal etme..."





uyuşturulduk biz.
uyuşturulmuşluğumuzun, kandırıldığımızın sonucudur aslında bu saldırı.
israil'e atar yaptık, filistin'e kucak açtık.
zam yaptık, şikeyi konuştuk.
afrika'ya yardım yaptık, ağladık.
aylar boyu bunları gördük, bunlarla uyuşturulduk. unuttuk terörü.
derken, aniden gelmeye başladı kötü haberler. önce 5 şehit verdik, sonra 26. aslında 50 olabileceği konuşuluyor ama aslında sayısı önemli değil. 1 şehit bile versek, aynı hüznü duymalı, aynı ayaklanmayı yapmalıyız. yapamıyoruz, yapmıyoruz.
bu gibi olaylar yaşanınca aklıma ispanya geliyor. 2-3 milyon insan aynı anda yürümüştü. halkın gücü budur, bıkmışlıklarını, üzüntülerini ve artık durmayacaklarını kanıtladılar.
biz malesef bunu yapamıyoruz.
filistin için yapıyoruz, afrika'daki kuraklık için bunu yapıyoruz, israil'e karşı bunu yapıyoruz, mavi marmara için bunu yapıyoruz ama askerimiz için bunu yapamıyoruz.
halbuki vakti zamanında bu ülke insanı dünya tarihinin en önemli birlik beraberliklerinden birini gösterip yeni bir ülkeyi kurup ayağa kaldırmıştı.

insanımız böyle olunca yöneticiler de tuhaf oluyor haliyle. çünkü yine o insanlar seçiyor. başbakanımız her fırsatta israil'e atar yapar, filistin'i ve filistin halkının haklarını korur, takipçisiyiz der. kendi insanına gelince susar. konuşmaya kalkınca daha da beter eder. malesef başka halkların haklını koruduğu kadar kendi vatandaşının hakkını korumaz. bu olayı erdoğan üzerinden eleştirmek istemiyorum ama bu böyle. kimden hesap soracam ben? bakkal rüstem'den sormayacağım değil mi?

o kadar mıymıy bir karar verme mekanizmasına sahibiz ki ya hep, "bıçak kemiğe dayandı" diyorlar ya da "bayramın geçmesini beklicez, ramazanın geçmesini beklicez, yılbaşının geçmesini beklicez" tarzı şeyler söylüyorlar. bu tip olaylarda sert olmadıkça, çabuk karar almadıkça katlanarak artar.

ben istemiyorum abicim türkiye'deki bu stabil havayı. biz böyle bir millet değiliz ki. durağan, işlerin kendi halinde gittiği bir ülke değiliz, buna alışık bir millet değiliz. kanımız deli akıyor bizim, heycanlıyız, arzumuz var, gücümüz var, hırsımız var. bak milli takımlarımız bile herhangi bir sporda kontrol oyunu oynayamıyor. nedeni bu çünkü. kanımız deli akıyor bizim. önüne set çekmemek lazım. set çektikçe daha da zincire vuruluyoruz. daha da üzülüyoruz.

eminim bu olay da unutulacak. çünkü çok unutkan bir halkız biz. hem unutkanız hem baya bi aptalız. biz unutucaz ama bu olaylar yeniden olacak. çünkü biz unutuyoruz. unutmak, unutkan olmak malesef bizim en zayıf noktamız. o yüzden bence bu olay her unutulduğunda şu sözler akla gelmeli:

"istiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

ey türk istikbalinin evlâdı! işte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!


not: sözlükteki yazımla birebir aynıdır. o yüzden her şey küçük harf ile yazılıdır.

Geçen ay farkettim bunu. İşin garip tarafı bunu sadece çalışan tarafından baktığınızda değil de müşteri olarak gittiğiniz zamanlarda da farkedebilirsiniz. Özellikle kalablık günlerde giderseniz ya da çalııyorsanız bu durumu daha iyi gözlemlersiniz.

Gelelim fasülyenin faydalarına. Nedir bu 3 apaçi kuralı? Nasıl belli ederler kendilerini.

Etrafınıza bakın. Erkek erkeğe alışverişe çıkmış mutlaka birilerini görürsünüz. Her erkek erkeğe alışverişe çıkanlar için geçerli değil tabi bu 3 apaçi kuralı. Onlar genelde 2 kişi oluyor. Sayı 3'e ulaşınca başka boyutlara geçiliyor. Bunlar hızlı bir şekilde mağazaya girerler. Minimum 15 ürün denerler. Her ürün için modacı gözüyle mükemmel yorumlar yaparlar. "x markası bu sene çok bozdu" lafını ağızlarından düşürmezler. Tester parfümlerin yarısını üstlerine boşaltırlar. Güzel bir ürünle karşılaştıklarında; "Offff kankaaaaa ürüne bak ürüne, bak şimdi bunu alcan yanına da şunu alcan. Offffffff kombine bak kombine." Bak bu sözü kesin duyarsınız. Dediğim gibi sadece çalışan olmanıza gerek yok. Müşteri kimliğinizle onların olduğu bölümlerde takılın yeter.

Ancak, benim en hayretler içinde kaldığım özellikleri ise birbirlerinin dolaplarında neler var neler yok bilmeleri. Bunu hemen bir diyalogla açıklayayayım.:

a: kanka bu gömlek nasıl?
b: kanka şimdi güzel gömlek, bunun yanına şu ayakkabıyı alırsan süper kombin ama sanki bu gömlek sende var ya?
c: kanka gömlek sende kesin var ya geçen hafta şuraya gittiğimizde giymiştin böyle bir şey.
a: kanka o zaman şu karşıdaki gömlek nasıl?
b: kanka o gömleğin bi benzeri "c" de var. şimdi giyerseniz birlikte papaz olursunuz

Bu böyle gidiyor. Diyalog sanırım 5-6 kere daha dönüyor. Çok gülüyorum lan ben bunlara. Öyle işte. Bu da böyle bir gözlemimdir işte.

Oturdum düşündüm. Lan dedim, o kadar bıdı bıdı yapıyorum. Çemçük ağızlı gibi sürekli konuşuyorum, enteresan şeyler söylüyorum. E yazmayı da seviyorum. Şu konuştuğum şeyleri bari yazayım.

Peki ne yazayım? Gözlemlerimi, tecrübelerimi.

Şimdi efendim hem müşteri pozisyonunda hem de çalışan pozisyonunda bulunduğunuz vakit "müşteri halleri" dediğimiz şeyleri çok daha iyi gözlemliyorsunuz.

Benim gözlemlerime dayanarak yazacağım ilk şey, hiç mi yok sorunsalı olacak.

Hiç mi yok, sorusuna bayılıyorum arkadaş. Böyle o kadar içten, o kadar samimi ki. Sanki biz o müşteriyi böyle ilalebet beklemişiz ve onun için o istediği şeyi hep bir köşede tutmuşuz da artık zamanı gelmiş ve o sakladığımız yerden o şeyi çıkarmamız gerekiyormuş gibi hissediyor insan.

Yokluğun bir derecesi olabilir mi ki? Az yok, çok yok, hiç yok...

Değişik milletiz vallahi. He diyeceksin ki sen bunu yapmadın mı? Yaptım lan. Vallahi de ağzımdan kaçtı, alışveriş yaparken. Bi an bi titreme geldi. Sonra dedim ki, demek müşteri modu otomatik olarak bu mesajı veriyor. Sorgulamadım, devam ettim.

Uzunca yazmıyorum kısadan bitiriyorum burda. Hepimiz müşteri oluyoruz. Bu yazıyı okuduktan sonra umarım bu soruyu otomatik olarak sorduktan sonra bi gülümseme yerleşir suratınıza. Neden mi? Çünkü karşınızdaki insan size aslında hayretler içerisinde bakıyor oluyor ve aslında içinden baya baya dalga geçiyor. Haksız mı? Eh bence haklı.

O kadar, hiç mi yok, dedik. Bari unutlmaz bir demet tiyatro repliği ile bitirelim yazıyı:
- "Yok denecek kadar mı az, hiç denecek kadar mı yok?" Bir Demet Tiyatro, Lütfiye.

Sanıyorum sadece Türkiye'de var bu insanlar. Bildiğin çalışandan bahsediyorum lan. Öyle hemen, "kim acaba lan" diye derin düşüncelere dalma. Burger King'lerde de var bunlardan. Tabi yine Türkiye'de.

İnsanımız o kadar hizmete düşkün, o kadar kötü kalın ki, kalkıp kendi çöpünü boşaltmaktan aciz. Her şeyini ayağına bekleyen, sabırsız, kendini beğenmiş, anlayıştan, empatiden yoksun bir toplum olduğumuzdan işte bu insanlar bizim önümüzden boş ve pis tepsilerimizi alıp çöpe boşaltıyorlar. Hadi kalkıp dökmüyorsun çöpünü anladık. Lan pezevenk bari tepsinin ağzına sıçma soslarla.

Ehem, neyse sinirliyim bu konuda. Herkes yanındaki uyarsın. İnsanlıktır bu. Gelişmişliktir. Lan böyle gelişmişlik mi olur diyeceksin şimdi ama, git bak bu sadece üçüncü dünya ülkelerinde böyle. Avrupa'da ya da Amerika'da göremezsin böyle bir şey.

Bugün sözlükte sol frame'de görünce ben de yazayım dedim. Adamlar güzel başlık açmış. Şimdi oraya yazsam, buraya yazmak için malzeme kalmayacak. Bu seferlik buraya yazayım.

Bayılıyorum lan bu bakışa. Böyle pişkin bir bakış. Hani, aslında yaptığı şey kötü bir şey değil de olay tamamen karşıdakinin suçuymuş gibi. Çok değişik bir şeyin kafası bu.

İşin garip yanı, cidden böyle hissetmeleri. Yani, dur olayı pişkinliğe vurayım, düşüncesiyle değil de direkt olarak zihniyetle olaya entegre olma durumu var. Evet, her etek giyen kıza bakmalıyız, hatta taciz etmeliyiz. Çünkü o kız o eteği giyerek bize davetiye çıkarmıştır. Mazallah karanlık bir sokakta falan yakalarsanız gözünün yaşına bakmayın.

Şaka lan şaka. Öyle değil tabi. Adamlar böyle düşünüyor ama. Değişik bir şeylerin kafasını yaşadıkları belli tabi. Bak onlarca farklı ülkeden insanlar sözlü münasebetim oldu, farklı farklı kıtalardan arkadaşlarım oldu, ben hiçbirisinde böyle bir bakış görmedim. Bak, bakmıyorlar demiyorum, bakışın içeriğinden bahsediyorum.

Bu bize özel bir bakış abi. Bizi anlatıyor...



   Yazmak için belki biraz vakit kaybettim evet farkındayım ama henüz geç olmadığını düşünüyorum. Malumunuz Ramazan geldi. Hatta yarısını yedik bile. Neyse, ne susuzluk, ne açlık ne de kavurucu sıcak. Beni şu Ramazan'da tek rahatsız eden şey bu davulcular arkadaş.

    Şimdi 2011 senesine geldik. Bundan 50 yıl önce, bu yıllar için uçan araba yapılacağı iddia ediliyordu. Belki de adamlar gizliden gizliden yapıyor. Peki biz ne yapıyoruz? Teknolojinin çılgın attığı bir çağda davulcular tarafından uyandırılıyoruz. Yok böyle bir gürültü kirliliği arkadaş.  Hayır böyle bir şey yok, böyle bir şeye gerek yok yani. Hadi 50 yıl önce neyse diyeceğim de bunun mantıklı bir açıklaması yok. Bildiğin sezonluk iş gibi bakıyor adamlar buna.

     Olayın komim trajikomik yanı, arkadaş herkes oruç tutmuyor. Tutmak zorunda da değil. Adam senin gürültüne uyanıyor. Belki sabahın köründe kalkıp işine gücüne gidecek. Peki buna mecbur mu bu adam? Elbette hayır. Sen bu davulu her sokakta çalıyorsun ve bu: "hepiniz kalkın, hepiniz oruç tutacaksınız" anlamına geliyor. Üstelik artık mani falan da söylemiyorlar. Öyle rastgele vuruyorlar. Kulağı tırmalıyor.

    He bir da bu adamlar bir ay içinde iki kez evinize uğruyorlar. Bahşiş için. Eyvallah, hadi verelim diyorsun ki vermek gibi bir zorunluluğun da yok. Hadi açtık kapıyı 5 lira uzattık adama. Lan adamlar bu parayı beğenmiyor. Çok ciddi söylüyorum böyle yüzüne küfreder gibi bakıyor. İstemez ayağı çekiyorlar. Böyle de triplere giriyorlar yani. Ulan sen kimsin? Senin paşa gönlünü memnun etmek için 50 lira mı versin herkes? Var mı öyle beleş iş?

     He, işte ne diyordum. Yasaklansın arkadaş bu her yerde. Bir anlamı yok çünkü.


Lüfer, hamsi, kalkan... kader anı 21 Haziran!: "“Seninki kaç santim?” kampanyasının sonucu belli oluyor. Tarım Bakanlığı balıkların ve denizlerin geleceğine Haziran’da karar veriyor. İş işten geçmeden, balıklar tükenmeden, daha fazla ertelemeden, hemen şimdi eyleme katıl."



Nasıl bu hale geldik, biz nasıl böyle olduk bilmiyorum. Düşünüyorum, bulamıyorum…

Ülke sanılanın aksine, görünenin ötesinde kötüye gidiyor dedik, halk isyanlarda dedik, insanımız gözünü açtı dedik ama yanılmışız. Kanmışız, kandırılmışız. İşin garip yanı 2002’den beri artan bir oy oranı var. Yalnız bu oy oranı artarken bununla birlikte eleştirenler, sokağa dökülenler de artıyor. Söylemler sertleşiyor. Ama bunlar oyları etkilemiyor. Çok değişik bir toplum Türk toplumu.

Kütahya suyunda siyanür bulundu, insanlar hastanelik oldu, %65 oy geldi. Şampiyonluğumuz çalıntı diye millet ayağa kalktı, sokaklara döküldü Trabzon’dan %59 oy geldi. Protestocu öğretmen gaz bombasıyla öldürüldü. Öldürüldüğü Hopa’dan %46 gibi ibretlik bir oy geldi. Sinop’ta millet nükleer santrale karşı ayaklandı, %55 oy geldi. Fındık fiyatları düşün verildiği için sokaklara düşen, lanet okuyan mağdur Ordu %61 oy ile katıldı bu cümbüşe. Heykelini yıktılar, Kars’tan sanata tam destek geldi %44.

Açlık sınırının emekli ve asgari maaşı 4 katı olduğu, işssizliğin %15’i bulduğu, ekonomik anlamda borçların, açıkların hızla arttığı bir ülkede %50 oy çok enteresan geliyor bana çok.

Üzülüyorum bu insanlara. Ne düşünüyorlar, neye bakıp oy veriyorlar. Hele doğu.  Abi 9 yılda ne oldu memleketinize? Hala Pkk var, hala işsizlik var, sefalet var, okul yol bi bok yok. Ne bu peki? Neyden memnunsun ki bir çok ilde %70’e yakın oy verdin?

Ey benim güzel ülkem. Güzel insanım. Cahil insanların olduğu bir ülkede demokrasi gerçekten de çok tehlikeli bir silahmış. Bu silah bize %50 ile cevap verdi. Biz azalarak biter sanıyorduk, öyle bir büyüdü ki önünü alamadık. Sanıyorum ki daha da büyüyecek. Endişeliyim…

Enteresan bir adam Yılmaz Ağabey. Bak ağabey diyorum çünkü ciddi anlamda yazdıklarıyla, duruşuyla, konuşmasıyla kendime yakın hissediyorum. İnşallah onun için de sorun yoktur.

Heh, ne demiştim? Enteresan. Alışılmışın dışında bir adam. Düşündüğünü söylemekten sakınmayan, sivri dilli, ironinin iyisini yapan bir adam Yılmaz Özdil. Amma velakin doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar misali taşlanıyor, yuhalanıyor.

Eh 2011 Türkiye'sinde her şey mümkün tabi.

Adamı en çok eleştirdikleri konu ise yazım tarzı. Yani şöyle ki, bilenler bilir, kendisi klasikleşmiş düzyazı şablonundan bağımsız olarak daha çok sanki serbest şiir kıvamında yazıyor. Hep derim, bizim insanımız şekilci diye. Eh haklıyım da.

Kimse içerikle ilgilenmiyor. Söyledikleri hoşuna gitmeyince, "Yılmaz Özdil tarzı yazı yazmak" başlığı altında dalgaya vuruyorlar. Evet, öyle ya hepsi üst düzey yazar, gazeteci. Kimsenin yazılanlarla alakası yok. Kimse demiyor ki bu okuyalım şu adamı diye. Yazdıklarında ne bir eksik ne bir fazla var. Neyse onu yazıyor. Basının yer vermediği, duyarsızlaştığı şeyleri tekrardan önümüze sunuyor. Ak olanın asla kara olduğunu bas bas bağırıyor. ( Korkuyorum bu sebepten onu da içeri alacaklar ) Yandaş medyanın kapalı kapılar ardına ittiği konuları haykırıyor ortalığa. Üstelik öyle duru yazıyor ki insan bir çırpıda okuyor.

Ah, unutmuşum. Bizim insanımız haftada 1 kitap bitiren, kitapla yatıp kitapla kalkan bir nesil olduğu için uzun uzun okumak istiyor, sıkılmıyor. Ulan kimi kandırıyorsunuz ya? Siz ki uzun bir yazı görünce başını sonunu okuyup anlamaya çalışan insanlarsınız. Al bak adam sizin anladığınız dilden yazıyor. Herkes daha kolay okusun, daha kolay anlasın diye. Bir garipsiniz vallahi.

Adamı asıp kesmeden önce bir okuyun. Gerçekten tüm düşüncelerinizden arınıp, sağı, solu unutarak okuyun. O zaman yazdıklarına hak vereceksiniz adamın. O zaman aslında tam olarak ne demek istediğini anlayacaksınız. Çünkü yazdıklarında yanlış veya olmayan bir şey yok.

Yeniden geldim. Blogger'ın yasaklanması sebebiyle banlanan ip'ler falan filan derken bizim site de güme gitti. Açıldı da buralara dönebildik. Mutluyum. Bir çocuğun kaybettiği oyuncağını bulduğu gibi.

Daha fazla yazmak için çok daha iyi motive olmuş durumdayım.

Yeni yazılarla, görüşmek üzre.

Selam,

Gecenin bir vaktinde ders çalışan bir bünye olaraktan sıkılmanın da verdiği etkiyle buraya yazayım dedim. İçimde garip bir sıkıntı var.

Lan, o kızı çok seviyorum ben ya. Bak üzülünce, bunalınca falan ne hale geliyorum. Onun üzüntüsü, sıkıntısı sanki benimmiş gibi oluyor. ''Ben ağlarım ikimizin yerine'' diyesim geliyor. Çirkinleşmeyi bile kabul ediyorum bu uğurda.

Muhtemelen o uyuyor. Ben de uyicam birazdan. Banane amk Project Analysis sınavından. Yeter lan bu ne?!

He o değil de...

Sevgili sevgilim. Şu bunaltın bir geçsin de tekrar burnun sokabileyim parmağımı, tekrar abuk gülüşünle dalga geçebileyim. Öpüyorum seni...

Bir şeyler yazmanın vakti geldi de geçiyor bile sanırım. Uzun zamandır ertelediğim kelimeleri yazmak bu gece kısmetmiş. Öyle olsun.

Hiç ummadığım bir anda bir kadın girdi hayatıma. Girişi öylesine tesadüfi oldu ki, sıradan bir facebook arkadaş olma davetinin tüm bu olanlara yol açabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Yol açabileceği derken yanlış olmasın, iyi anlamda söylüyorum bunu.

Bi kız görüyordum üniversite içinde. Kızıl saçlı. Yanında da başka bir arkadaşı. Sarı saçlı. Hep birlikte geziyorlardı. Çok enteresandır ama baya marjinal bir duruşları vardı. İstemsizdi bu sanırım ama dikkat çekiyorlardı. Benim de dikkatimi çekti. Kızıl olanla tanışmalıyım diye düşündüm. Ama duygusal bir esinti yoktu. Sadece arkadaş olmak istedim. Yanlarına gidip, ‘’Selam ben sizinle tanışmak istiyorum’’ demek saçma olacağından ve başka da bir yol aklıma gelmediğinden bir süreliğine bu düşüncemi askıya almıştım ki o gün olan oldu işte.

Günümüz vebası Facebook’ta takılırken, ana sayfada sağ üst köşese ‘’peope may you know’’ ibaresi altında işte bu kızın fotosunu gördüm. Bir tıklayayım dedim. Gözlerim beni yanıltıyor olabilidi. Profil fotosuna baktım. Gayet de oydu. Adı Merve’ymiş demek, diye düşündüm. Arkadaş olma talebi yolladım ki hiç huyum değildir tanımadığım insanları eklemek. Zira beni tanımayan insanların eklemesinden de pek hoşlanmam.

Kabul edeceğinden şüphelerim olduğu için pek umutlu değildim. Eklediğim gün 14 Şubat’a denk geliyor bu arada. Eklediğim güne mi şaşırayım, Facebook’un onu karşıma çıkarmasına mı şaşırayım bilemiyorum. Bir gün sonra bir mesaj geldi. Klasik bir mesajdı aslında: ‘’Tanışıyor muyuz?’’. Klasik olmasına klasik ama daha  sonra onu tanıdığımda anladım ki, o bir klasik yerini bulsun diye değil, gerçekten de tanımadığı kişileri eklemediğinden sormuş bu soruyu. Hatta öyle ki tanımadığı insanları direk yoksayıyormuş. Arkadaşlık dönemimizde bu özelliğini kendim gözlemledim. Neyse konuya döneyim. Mesaja karşılık olarak gayet normal bir mesaj attım, durumu izah ettim. 5-10 mesajdan sonra kabul etti ve macera başladı.

Macera diyorum çünkü gerçekten de büyük bir maceraydı bizim yaşadığımız şey. Bilmiyorum bizi birbirimize çeken şey neydi ama ekleştiğimizden itibaren hep konuştuk. Dertleştik, geyik yaptık, hatta boş sohbet bile yaptık. Ama bir gün bile sıkılmadık birbimizden. Hayatımda eksik olan neşe tamamlanmış gibiydi.

Uzunca bir dönem yakındık ama mesafeliydik de. Sonra çok yakın olduk, daha da yakın. Sonra ben ve o olmaktan çıktık, biz olduk. Macera demiştim ya, boşuna demedim.  2 Haziran günü hayatıma sevgi ile giren bu kız, 3 gün sonra Amerika’ya gitti. Hee, ama şimdi demeyin ki ne alaka diye. Work and Travel abisi. Kızmayın ona. Ben kızmadım. Bunu bile bile başladım. Zaten kesinleşmiş bir şeydi. Keşke ben de gidebilseydim o da ayrı bir konu.

Onu bu kadar çok sevebileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Bu kadar aşık olabileceğim… Bir erkeğin sahip olabileceği en iyi kadın dersem, çok abartmış olmam. Acele bir başlangıç, 4 aylık bir uzak mesafe ilişkisi ve dönüş. Kim inanabilir ki işlerin o dönüşten 2-3 hafta sonra gittikçe mükkemmeleşecek düzeye geleceğini? Ne ben ne o. İkimizin de düşünceleri, hayalleri ötesinde bir şey bu.

Öyle emeği var ki ben. Sadece düştüğümde elimden tutmadı, düşmemem için güç verdi bana, direnç kattı bedenime. Ruhuma öyle bir dokundu ki, tüm üzüntülerden arındım. Emek verdi bana. Bana ve ilişkisine sahip çıktı. Büyüttü, kusursuzlaştırdı. Bir kadının, erkeği için yapabileceği ne varsa yaptı. Yapmaya da devam ediyor. Ve biliyorum ki, beni sevdiği sürece de yapacak.

Öyle çok şey borçluyum ki O’na. Öyle çok şey borçluyum ki Bal Böceği’ne…






  • Pes tutkunuysanız bu yamayı kaçırmayın derim gerçekten oyunu çok değiştiriyor güncel tutuyor.
  • ALL NEW TEAMS: Aris, BATE, Bursaspor, CSKA Moscow, CSKA Sofia, Debreceni VSC, Gent, Hajduk Split, Hapoel, Lausanne, Lech Poznan, Levski Sofia, Lviv, Metalist Kharkiv, Odense, Partizan, Rapid Wien, Red Bull Salzburg, Sheriff Tiraspol, Steaua Bucuresti, BSC Young Boys, Zilina
  • Correct boots for nearly all players of Premier League, Ligue 1, Serie A, Primera Division, Bundesliga
  • New balls: Classic, Tango Mundial 1984, Tricolore 1998, adi5, Jo'bulani, Terapass Powerorange, Brine Indoor, Brine Platinum Orange, Derbystar Brilliant APS, Diadora Cobra, Diadora Trio Blue, Macron Super Brilliant, Total 90 Aerow, Total 90 Tracer EPL, Total 90 Tracer LC, Total 90 Tracer LFP, Total 90 Omni, Nike 5 Green, Nike 5 Yellow, Puma v1.10 Yellow Red
  • New boots: Predator X Black/White/Electricity, adiPure III Black/White/Gold, Copa Mundial, MV Superfly II Safari, Total 90 Laser III Black/Silver/Yellow, Powercat White/Black/Orange, King XL Black/White/Gold, Asics Tigreor Black/Gold, Diadora LX Pro Black/Yellow, Joma Total Fit White/Black, Lotto Zhero Gravity White/Navy, Mizuno Morelia II Black/White
  • More than 50 new edit mode hairstyles
  • New faces: Antonini, Arnautovic, Bebe, Breno, Contento, Coloccini, Diakhate, Eto'o, Gameiro, Gusiev, Javier Hernandez, Joaquin, Kaboul, Lanzafame, Leggrotaglie, Matuidi, Milevskiy, Mykhakyk, Payet, Pedersen, Rafinha, Shevchenko, Srna, Tevez, Wilshere, Yussuf
  • New kits: Aachen, Arsenal, Aston Villa, Blackburn, Bosnia, Canada, Chile, China, Everton, Frankfurt, Freiburg, Fulham, Hannover, Hercules, Hoffenheim, Ingolstadt, Kaiserslautern, Mainz, Man City, Montenegro, Oberhausen, Osnabrück, Paderborn, Palermo, Peru, St. Pauli, Spain, Stoke, Sunderland, Thailand, Trinidad, West Brom, Wigan, Wolverhampton
  • New national team anthems (made by PrettyMarlon)
  • New stats! Back to KONAMI standards, + PESEDIT tweaks + completely new Bundesliga stats, ages!, market values
Kaynak Link: http://www.pespatchs.com/2010/12/pesedit-2011-patch-version-10-released.html

Zor günler geçiriyorum. Çok zor hemde. Daha önce hiç yaşamadığım kadar zor günler. İnsan böyle zamanlarda içini dökebileceği birisini arıyor. İşte tam da böyle bir insana sahibim ben. O'na. Hala anlatırken biraz çekingen olsam da kimseye anlatamadığım şeyleri anlatabiliyorum ona. Dinliyor beni. Benimle ağlayabiliyor. Gözleri doluyor. Hatta içimdeki sıkıntıyı hissedip mesaj bile atıyor, ''canım, şu an canın mı sıkkın? bunalıyor musun?'' diye. Şanslı hissediyorum kendimi. 


Şimdilik sadece bunları yazmak istedim. Sonra tekrar bir şeyler yazarım. He bu arada o geçen gün gece vakti sınavına çalıştığım dersin vizesi iyi geçti sayılır. 

Sabahın 10'unda Derivative Markets sınavı var. Evet buraya not düşüyorum ki yıllar sonra bu lanet geceyi o sınav ile hatırlayayım ve lanet hocamıza tekrar küfür edeyim. Aslında adamcağız kötü niyetli değil ama anlatamıyorsun be kardeşim. Olmuyor yani. He tamam bizde de eşeklik var. Çalışmıyoruz falan ama senden de bir teşvik görüyor değiliz.

Neyse benim canımın yazı yazmak istemesinin sebebi elbetteki bu adam şu an burda sövmek falan değil. Sevgilim geldi aklıma. Tabi o şu aralar uyuyor. Muhtemelen buraya yazı yazmamdan ziyade, ders çalışmamı isterdi ama kahpe kader buna engel oldu. Yazıyorum işte...

Geriye dönüp bakıyorum bu yolculuğa başlayalı neredeyse yarım yıl olacak, biz sanki 5 yıldır birlikteymişiz gibi. Her anımız güzel, her anımız dolu. Şimdi eski sevgilililerini kötüleyen erkek modeline bürünmeyeceğim. Zaten öyle bir huyum da yoktur. Herkes zamanında yaşamıştır, yaşamaya da devam edecektir. Ancak diyeceğim odur ki, her şey o kadar farklı ki. Bakın önceden bok gibiydi tüm ilişkilerim de şimdi süper demiyorum. İyisinde kötüsünde değilim. Farklı. Hoşuma gidiyor bu farklılık. Gülmem, dans etmem, top oynamam, yemek yemem. Her şey ama her şey farklı.

Hani hayatın güzel bir büyüsü vardır. İnsan içinde hissettiği zaman tarif edilemez bir huzur ve mutluluğa ulaşır. İşte bende öyle bir şey var 6 aydır. Aslında dürüst olayım. Başlarken bu kadar mükemmel olabileceğini düşünmüyordum. Belki yine olurdu ama çok zaman alacağını düşünüyordum. Yanıldım. Her şey çabuk ve dahası çok dolu dolu yaşanarak bu duruma geldi. İyiki de geldi. Yoksa şu an saçma ders notlarına gömülüp ders çalışıyor olacaktım. Oysa gülümseyerek bu satırları yazıyorum...


 

PES Oyunu için yapılmış olan en güzel yama olan peseditin yeni sürümü çıkmış bulunmakta.
Features:
  • Added 'DLC' players for Other Teams South America and Copa Libertadores teams (→ now all teams up to date)
  • Added 22 generic ingame edit stadiums (thanks to klashman69 & friends)
  • Added 'Stadium Selector' (optional download) with 2 stadiums included for now (Moses Mabhida Stadium, Durban & Schüco Arena, Bielefeld)
  • Bundesliga PESEDIT STATS
  • Corrected map position for the city of Hamburg
  • PSD stats for Serie A and a few of Others Europe
  • Kits for all national teams (complete configs for Europe & Africa, rest only relinked & correct radar/shorts colours right now)
  • New faces (David Luiz, Hugo Almeida)
  • New menus (32 menus in total, 30 custom menus and 2 Messi default menus to choose from)
  • Newest transfers (short term loans in England; South American teams)
  • Partial 2. Bundesliga (emblems, home stadiums, kits, national team players, names)
  • Updated Edit Mode hairstyles (ALL short/straight hairstyles, many of very short/straight/curled)
  • Updated home stadiums for ALL EUROPEAN TEAMS
  • Updated formations for ALL TEAMS of Premier League, Ligue 1, Serie A, Eredivisie, Bundesliga & La Liga; and a few of Others Europe

    http://www.pespatchs.com/2010/11/pesedit-2011-patch-04-coming-soon.html



Merhaba arkadaşlar, PES 2011 oyununa yavaş yavaş programların çıkmasıyla başlamış olduğumuz High Quality STSL Patch Tanıtım konusunu açıyoruz. Yamanın bütün hakları
El Comandante ve der Freund (Esaba)’ya aittir.
Katkıda bulunanlar; darcheville, nickless1, *YuSuFBuLDu*, denxho, Hawke, avrupaslan,
High Quality STSL Patch Özellikleri ;
* Oyuna Spor Toto Süper Lig eklendi.
* İngiltere , İspanya ligleri lisanslı hale getirildi.
* Spor Toto Süper Lig takımlarının formaları eklendi. (2011)
* Spor Toto Süper Lig takımlarının yüzleri eklendi.
* Spor Toto Süper Lig oyuncu güçleri ayarlandı.
* Tüm takımların forma numaraları ayarlandı.
* Oyuna gerçek Master Lig(Ana Lig) sponsorları eklendi.
* Lig ve Avrupa durumuna göre bazı takımların gücü arttırıldı.
* Spor Toto Süper Lig takımlarının stadyumları eklendi.(Oyun içinden)
* En güncel toplar eklendi.
* Yeni Saçlar eklendi.
* Avrupa takımlarından kaliteli oyuncu yüzleri.
High Quality Patch 1.01′de Neler Olacak?
* Bank Asya 1. Lig formaları.
* Bank Asya 1. Lig güncel kadroları.(Oyuncu güçlerini güncellemelerle yapacağız.Örneğin 1.01 de 5 takım bittiyse 1.02 de daha fazla takım bitirelecektir.)
* Bank Asya 1. Lig’deki tüm takımların forma numaraları.
* Yeni menüler.
* Yeni müzikler

Ekran görüntüleri ,İndirme adresi ve daha detayli bilgiler için :http://www.pespatchs.com/2010/10/pes-2011-high-quality-spor-toto-super.html


* Yeni eklenen Şampiyonlar ligi takımları
* Güncel Transferler
* Güncel Formalar
* Güncel kramponlar
* Güncel duvar kagitlari içeriyor bu yama.
Dosyaları download klasörünün içine kopyalayin.

1-  NEW FEATURES #0.2
• Complete Bundesliga (All added players with PSD stats, correct appearence
and boots, ALL teams with correct squads, numbers, lineups and fan colours,
added Werder Bremen and Bayern München to 'Bundesliga' league)
• Correct player names for ALL unlicensed National Teams
• Fixed ALL transfers and squad numbers for Premier League, Ligue 1, Serie A,
Eredivisie and La Liga (only transfers with existing players, no players added yet,
wait for next version)
• New faces (Barrios, Diego, Dzeko, Özil, Pato (changed back to KONAMI default))
• New kits (Almeria, Besiktas, Cluj, Espanyol, Getafe, Hércules, Hamburg, Lecce,
Leverkusen, Nürnberg, Rubin Kazan, Schalke, Wolfsburg)
• New music (3 songs, details below)
• Normalised songs volume to -1dB
• Relinked a lot of faces (Adler, Arango, Asamoah, Ballack, Barrera, Beasley, Beck,
Castelen, Farfán, Gentner, Halil Altintop, Helmes, Ivanschitz, Metzelder,
Odemwingie, Pander, Pliatsikas, Rolfes, Schäfer, Simunek, van Nistelrooy,
Westermann, Zé Roberto, Ziani) http://www.pespatchs.com/2010/10/pes-2011-pesedit-2011-patch-02-coming.html



Release Group: RELOADED
Release Name: Pro.Evolution.Soccer.2011-RELOADED
Release Date: 01-10-2010
Retail Date: 08-10-2010
Filename: rld-pe11
Source: DVD 9
Size: 5.19 GB
Genre: Sports
Languages: English/French/Deustch/Italian/Spanish/Russian/Turkish/Portegues/Greek
Published by: Konami
Developed by: Winning Eleven Productions

MINIMUM SYSTEM REQUIREMENTS:

Windows XP SP2, Vista
Intel Pentium IV 2.4GHz or equivalent processor
1GB RAM
DirectX 9.0c compatible video card. 128MB Pixel Shader 2.0 (NVIDIA GeForce FX or AMD ATI Radeon 9700 video card)

link:  http://divxacil.com/showthread.php?p=48#post48

Bu küçük program sayesinde oyununuzu artık:
   1. Camera Type "Normal Close"
   2. Camera Type "Normal Medium"
   3. Camera Type "Normal Long"
   4. Camera Type "Wide"
   5. Camera Type "Broadcasting 1"
   6. Camera Type "Broadcasting 2" ( only Height )
   7. Camera Type "Vertical Wide"
   8. Camera Type "player"
modlarında oynayabileceksiniz :)

Link:
http://www.pespatchs.com/2010/09/pes-2011-camera-settings-v-10-by.html


Bu yama ekstra içerikleri açmada bize yardımcı olmakta.
http://www.pespatchs.com/2010/09/pes-2011-extra-content-unlocker-by-222.html


Bu programla pes 2011'de para sıkıntınız asla olmayacak(mış)
http://www.pespatchs.com/2010/09/pes-2011-money-ml-10-by-mxsonic.html

Bu programla oyuncu isimlerini, özelliklerini, morallerini, yaşlarını ve pozisyonlarını değiştirebilirsiniz.

İndirme adresi: Pes 2011 Database Editor v0.1 By MxSonic

Pes 2011 Demo New 30 Teams Patch de olan ülkeler:
TURKEY
ENGLAND
FRANCE
GERMANY
ITALY
NETHERLANDS
PORTUGAL
JAPAN
ARGENTINA
SPAIN
MANCHESTER UNITED
TOTTENHAM HOTSPUR
INTER
A.C. MILAN
REAL MADRID C.F.
FC BARCELONA
BAYERN MUNCHEN
SWEDEN
CROATIA
IRELAND
NORTHERN IRELAND
SCOTLAND
CZECH REPUBLIC
GREECE
AS ROMA
OLYMPIQUE LYON
AUSTRALIA
COTE D’IVOIRE
SOUTH KOREA
GHANA

Yama indirme adresi: http://www.pespatchs.com/2010/09/pes-2011-demo-new-30-teams-by-free921.html

 Pes 2011'in tam sürümü çıkana kadar bu gidişle yamacılar kendi tam oyunlarını yaratıcaklar gibi görünüyor :)

Pes 2011 Demosu için buradan : Pes 2011 Demo Download

Şimdi gelelim demo için çıkmış programlara.

Pes 2011 Demo Tweaker: Pes 2011 Demodaki süre sınırını kaldırmanızı sağlar. Ayrıca kamera açısı, çözünürlük gibi bir çok özelliğinide değiştirebiliyorsunuz demonun.

Pes 2011 Demo 7 Teams Patch : Pes 2011 Demo oynuna ayrıyetten Barca, Bayern, Chivas, International, Japan, Spain, Germany eklememizi sağlıyan bir program.

 Ve daha diğer Pes 2011 Demo ile ilgili yamaları bu kategoriden bulabilirsiniz arkadaşlar. Pes 2011 Demo Patches

Süper Toto Süper Lig’in geçtiğimiz yılki şampiyonu, bu yıl da 4. hafta itibariyle lideri Bursaspor mu vardı bugün karşımızda, yoksa şampiyonlar ligi tecrübesinden yoksun, sıradan bir takım mı?

Aslında sıradan bir takım demek istemiyorum. Zira sıradan falan değil Bursaspor takımı ancak şampiyonlar ligi tecrübesi eksikliği gerçekten de kendi liginde ne kadar iyi oynarsan oyna, seni sıradan bir takım yapıyor.

Bursaspor bugün çok mu kötü oynadı? Aslında hayır. Elbette Valencia’nın Bursaspor’a top göstermediği dakikalar oldu ama bunun dışında oyun ilk yarı itibariyle ortada geçiyor gibiydi. Bu maça başlamadan önce düşüncemiz neydi? David Villa yok, David Silva yok. Valencia eksik bir takım. Şu kadro yenilmeyecek bir kadro değildi. Yukarda da dediğim gibi ilk yarı itibariyle ortada geçti maç, her ne kadar Valencia’nın attığı golller olsa da.

Belki bu yıl tüm maçlarını böyle kaybedecek Bursaspor. Ancak şöyle bir gerçek var ki, hangi takım Şampiyonlar Ligi’ne katıldığı ilk sezon harikalar yaratıyor ki? Bu arena öyle başka bir arena ki, o tecrübeye, o havaya sahip değilsen olmuyor işte. Takımı yerden yere vurup, Bursaspor’un ne haddine Şampiyonlar Ligi demek bu başta bu yüzden yanlış. Sonrasında zaten bunu diyen insana şunu demek gerekiyor ki, Galatasaray ve Fenerbahçe bundan daha fazlasını yapamazdı yani. He tamam tecrübeleri var ama görüyoruz ki UEFA Avrupa Ligi’nde bile yapamadı bu takımlar. İkisi de kendilerinden kat kat daha kalitesiz takımlara elendiler. O yüzden hemen böyle karalama yapmaya gerek yok.

Bunları fanatik bir Galatasaray taraftarı olarak söylediğimi de belirtmek isterim. Maçın kritiğini, işte şu şuna pas verdi, şu şuraya kaçamadı, şu gol kaçar mı olaylarına ise hiç girmek istemiyorum. Son olarak da Bursaspor taraftarını tebrik ediyorum. Eğer bir sezon boyunca Şampiyonlar Ligi’nde bu tip sonuçlara alışabilirlerse, takımlarına sırtlarını dönmezlerse, of’layıp puf’lamazlar güzel günler görebilirler…

Rahmetli Metin Oktay’ın anısına yapılan tezahuratlar, giyilen tişörtler, sallanan atkılar… Gece böylesine coşkulu ve bir Metin Oktay Ruhu ile başlamaya doğru ilerliyordu. Hava güzeldi, taraftar güzeldi, takım neredeyse tamdı. İşte haftalar sonra beklediğimiz an gelmişti.

Hani bazı maçlar vardır, bu oyuncularla sabaha kadar oynasa bu takım gol atamaz dersiniz ya, işte Galatasaray ilk yarı böyleydi. O kadar kötü, o kadar silikti ki… Bir takım kötü oynayabilir, pozisyon da verebilir, gol de kaçırabilir ama iki tane pas art arda yapamaz mı ya? Koskoca Galatasaray oyuncuları üç tane pası art arda yapamıyor. Ne kadar üzücü.

Milli Takım’da 75 dakika top oynayan Sabri yedek. Son haftaların moda ismi Ali Turan ise oyunda. Bu adam Neil değil. Neden bunu söylüyorum. Neil’ı koy sağ beke oynar, koy ön liberoya yine oynar. Ama Ali Turan orta düzey, hatta belki vasatın biraz üstü olan bir stoperdir. Senin elinde Sabri gibi bir sağ bek oyuncun varken gidip de Ali Turan’ı oynatırsan sana kızarlar. Elano bir sağ kanat oyuncusu değildir. Sağ iç oyuncusu da değildir. Brezilya’de sağ iç oynuyor ama adamın arkasında rüzgar hızıyla giden on numara bir sağ bek var. Elano ileri doğru bile koşmuyor ki kanattan milli takımda. Orda her şeyi Maicon yapıyor zaten.

İlk yarı böylesine saçma geçti. İkinci yarı yapılan Elano-Aydın, Ali Turan-Sabri değişikli ile oyuna dinamizm geldi. Hem Ali Turan bizden daha falz küfür yemek zorunda kalmadı, hem de oyunu kurtarabileceğimize inandık. Birkaç gol pozisyonu dışında yine oyunda çok bir şeyler yapamasa da en azından saç baş yoldurtmadı Galatasaray. Kewell’ın 60. Dakikada penaltıdan attığı golle de maçı 1-0 önde bitirdik.

Evet en azından 3 puan aldık. Yetmez ama… Aslında galibiyetten, mağlubiyetten çok daha önemli bir şey var. Takımın bir yarası var. Resmen kangren olmuş bir sorun. Şu takım geri doğru oynamaktan ne zaman kurtulacak arkadaş? Ne zaman şu oyunu hızlı bir şekilde ileri oynayacaz? Anadolu takımları bile tak tak ayapa paslarla ileri doğru oynayabilirken, koskoca Galatasaray sürekli geri oynuyor. Hayır dikkatimi çekti gelen kariyerli yabancı oyuncular bile bu modaya uyuyor. Gördüm, Misimovic bile geri oynadı bugün 3-4 kez. Bence total futbol falan bunları bi kenara koyun da önce şu sorunu çözün lütfen. Golü atınca sürekli geriye oynuyor takım. Yakışmıyor. Galatasaray’a hiç yakışmıyor…

Önümüze umutla bakabiliyor muyuz? Şu an tam bir şey söylemek istemiyorum ama Arda'da geldikten sonra iki maç daha oynansın bu oyuncularla, o zaman belli olur zaten her şey. Şimdilik kötü oynayarak üç puan aldığımız bir maç diye yazıyorum bu maçı hafızama...



Tam 19 yıl önce bir adam göçtü bu topraklardan. Sadece futbolcu değildi. Gol atması da pek mühim bir şey değildi. Gerçek bir beyefendi, dört dörtlük bir insandı. Metin Oktay'dı o adam.

Hani zamanımızın ''profesyonelliği'' var ya, her oyuncu her takımda oynayabilmeli, duygusal bakmamalı deniliyor. İşte bu adam taa o zaman bu adamlara ''hassiktir ordan'' demiştir. Galatasaray bu adam için aşktı. Dindi, ibadetti. Çok başka bir ruh, çok başka bir yürek. Kim onu tartışabilir ki? Kim ona leke sürmeye cürret eder? Peki ya saygıda kusur? Olmaz. Metin Ağabey'e olmaz.

Attığı goller elbette önemli. Oynadığı maçlar da. Peki biz Galatasaraylı taraftarlar olarak bizim için en önemli şey bu mu? Hayır. Hiçbir zaman da bu bizim için bir numaralı neden olmayacaktır onu sevmemiz için. Zamanının büyük futbolcuları yok mu? Var tabiki. Türk futbolu için çok şeyler yapmış büyük oyuncular var. Beşiktaş ve Fenerbahçe'nin oyuncuları da var. Peki ya Metin Ağabey'i onlardan daha öteye taşıyan neydi? Yukarıda da söylediğim gibi, bu aşk onu farklı yapıyordu. Galatasaray'ı dünyanın üstüne değil, dünyayı Galatasaray'ın üstüne kurmasıydı. Peki ya sonra? Sonrası mı? Kendisine küfür eden insanlara dönüp selam vermeseydi. Hem de içinde zerre fitne fesat olmadan. En masum haliyle selamını çakmıştı. Belki delilik ama bu adam karısını bile tercih etmedi Galatasaray'a.

Şimdi arıyoruz onu. Hep arayacağız. Hep özleyeceğiz. Daha o ruh gelmedi. Bir gelse, neler olacak düşünebiliyor musunuz? Başarı anlamında da değil, futbolun daha insancıl oynanadığı, aradaki nefretin azalacağı bir spor dünyası olacak. Metin Oktay denince bile susup gözleri yaşaran Fenerbahçeli arkadaşlarımız varken, o ruh şu an spor dünyasında olsa böylesine nefret, kin, kavga olur muydu? Olmaz... Özlüyoruz seni be Metin Ağabey. Çok özlüyoruz...

7 Eylül 2010 - Sons of Anarchy (3. sezon)
8 Eylül 2010 - Hellcats (1. sezon)
8 Eylül 2010 - Terriers (1. sezon)
9 Eylül 2010 - The Vampire Diaries (2. sezon)
9 Eylül 2010 - Nikita (1. sezon)
13 Eylül 2010 - 90210 (3. sezon)
13 Eylül 2010 - Gossip Girl (4. sezon)
14 Eylül 2010 - Life UneXpected (2. sezon)
14 Eylül 2010 - One Tree Hill (8. sezon)
16 Eylül 2010 - It’s Always Sunny in Philadelphia (6. sezon)
16 Eylül 2010 - The League (2. sezon)
19 Eylül 2010 - Boardwalk Empire (1. sezon) (1. sezon)
20 Eylül 2010 - Castle (3. sezon)
20 Eylül 2010 - Chuck (4. sezon)
20 Eylül 2010 - House m.d. (7. sezon)
20 Eylül 2010 - Lonestar (1. sezon)
20 Eylül 2010 - Chase (1. sezon)
20 Eylül 2010 - The Event (1. sezon)
20 eylül 2010 - How I Met Your Mother (6. sezon)
20 eylül 2010 - Two and A Half Men (8. sezon)
20 eylül 2010 - Rules of Engagement (5. sezon)
20 eylül 2010 - Hawaii Five-O (1. sezon)
20 eylül 2010 - Mike and Molly (1. sezon)
21 Eylül 2010 - Glee (2. sezon)
21 Eylül 2010 - Parenthood (2. sezon)
21 Eylül 2010 - Detroit 1-8-7 (1. sezon)
21 Eylül 2010 - Raising Hope (1. sezon)
21 Eylül 2010 - Running Wilde (1. sezon)
21 eylül 2010 - NCIS L.A. (2. sezon)
21 eylül 2010 - NCIS (8. sezon)
21 eylül 2010 - The Defenders (1. sezon)
22 Eylül 2010 - Cougar Town (2. sezon)
22 Eylül 2010 - Criminal Minds (6. sezon)
22 Eylül 2010 - Law&Order SVU (12. sezon)
22 Eylül 2010 - Modern Family (2. sezon)
22 Eylül 2010 - The Middle (2. sezon)
22 Eylül 2010 - Better With You (1. sezon)
22 Eylül 2010 - The Whole Truth (1. sezon)
22 Eylül 2010 - Undercovers (1. sezon)
22 Eylül 2010 - Law and Order Los Angeles (1. sezon)
23 Eylül 2010 - Bleep My Dady Says (1. sezon)
23 Eylül 2010 - The Big Bang Theory (4. sezon)
23 Eylül 2010 - The Mentalist (3. sezon)
23 Eylül 2010 - 30 Rock (5. sezon)
23 Eylül 2010 - Bones (6. sezon)
23 Eylül 2010 - Community (2. sezon)
23 Eylül 2010 - CSI (11. sezon)
23 Eylül 2010 - Fringe (3. sezon)
23 Eylül 2010 - Grey's Anatomy (7. sezon)
23 Eylül 2010 - Private Practice (4. sezon)
23 Eylül 2010 - The Office (7. sezon)
23 Eylül 2010 - My Generation (1. sezon)
23 Eylül 2010 - Outsourced (1. sezon)
24 Eylül 2010 - Outlaw (1. sezon)
24 eylül 2010 - Medium (7. sezon)
24 Eylül 2010 - The Good Guys (1. sezon devam )
24 Eylül 2010 - Human Target (2. sezon)
24 Eylül 2010 - Smallville (10. sezon)
24 Eylül 2010 - Supernatural (6. sezon)
24 Eylül 2010 - CSI NY (7. sezon)
24 Eylül 2010 - Blue Bloods (1. sezon)
26 Eylül 2010 - Bored to Death (2. sezon)
26 Eylül 2010 - Brothers and Sisters (5. sezon)
26 Eylül 2010 - Desperate Housewives (7. sezon)
26 Eylül 2010 - Dexter (5. sezon)
26 Eylül 2010 - Eastbound & Down (2. sezon)
26 Eylül 2010 - Family Guy (9. sezon)
26 Eylül 2010 - The Cleveland Show (2. sezon)
26 Eylül 2010 - The Simpsons (22. sezon)
28 Eylül 2010 - Stargate Universe (2. sezon)
28 Eylül 2010 - No Ordinary Family (1. sezon)
28 eylül 2010 - The Good Wife (2. sezon)
Eylül 2010 - Body of Proof (1. sezon)
3 Ekim 2010 - CSI Miami (9. sezon)
3 Ekim 2010 - American Dad (6. sezon)
6 Ekim 2010 - South Park (14. sezon devam )
Ekim 2010 - ugly americans (1. sezon devam )
10 Kasım 2010 - Lie To Me (3. sezon)
Kasım 2010 - V 2009 (2. sezon)
2010 sonları - Men of a Certain Age (2. sezon)
9 Ocak 2011 - Shameless (8. sezon)
10 Ocak 2011 - Californication (4. sezon)
10 Ocak 2011 - Episodes (1. sezon)
Ocak 2011 - Caprica (1. sezon devam )
sezon ortası - Happy Endings (1. sezon)
sezon ortası - Mr. Sunshine (1. sezon)
sezon ortası - Off the Map (1. sezon)
sezon ortası - Bob's Burgers (1. sezon)
sezon ortası - Mixed Signals (1. sezon)
sezon ortası - Ride-Along (1. sezon)
sezon ortası - The Cape (1. sezon)
sezon ortası - Friends With Benefits (1. sezon)
sezon ortası - Harry's Law (1. sezon)
sezon ortası - Love Bites (1. sezon)
sezon ortası - Perfect Couples (1. sezon)
sezon ortası - The Paul Reiser Show (1. sezon)
sezon ortası - Terra Nova (1. sezon)
sezon ortası - Parks and Recreation (3. sezon)
2011 - Entourage (7. sezon devamı veya 8. sezon )
2011 - Archer (2. sezon)
2011 - Army Wives (5. sezon)
2011 - Big Love (5. sezon)
2011 - Blue Mountain State (2. sezon)
2011 - Breaking Bad (4. sezon)
2011 - Burn Notice (5. sezon)
2011 - Curb Your Enthusiasm (8. sezon)
2011 - Drop Dead Diva (3. sezon)
2011 - How to Make It in America (2. sezon)
2011 - In Plain Sight (4. sezon)
2011 - Justified (2. sezon)
2011 - Law&Order CI (10. sezon)
2011 - Nurse Jackie (3. sezon)
2011 - Rescue Me (7. ve son sezon )
2011 - Saving Grace (4. sezon)
2011 - Southland (3. sezon)
2011 - Secret Diary of a Call Girl (4. sezon)
2011 - Treme (2. sezon)
2011 - United States of Tara (3. sezon)
belli değil - Crash (3. sezon)
belli değil - Friday Night Lights (5. sezon)
belli değil - Greek (4. sezon)
belli değil - In Treatment (3. sezon)
belli değil - Merlin (3. sezon)
belli değil - Sanctuary (3. sezon)
belli değil - Pioneer One (1. sezon devam)
belli değil - Spartacus Blood and Sand (2. sezon)


Alfabetik Sıralama


90210 - 13 Eylül 2010
30 Rock - 23 Eylül 2010
American Dad - 3 Ekim 2010
Archer - 2011
Army Wives - 2011
Better With You - 22 Eylül 2010
Big Love - 2011
Bleep My Dady Says - 23 Eylül 2010
Blue Bloods - 24 Eylül 2010
Blue Mountain State - 2011
Boardwalk Empire - 19 Eylül 2010
Bob's Burgers - sezon ortası
Body of Proof - Eylül 2010
Bones - 23 Eylül 2010
Bored to Death - 26 Eylül 2010
Breaking Bad - 2011
Brothers and Sisters - 26 Eylül 2010
Burn Notice - 2011
Californication - 10 Ocak 2011
Caprica - Ocak 2011
Castle - 20 Eylül 2010
Chase - 20 Eylül 2010
Chuck - 20 Eylül 2010
Community - 23 Eylül 2010
Cougar Town - 22 Eylül 2010
Crash - henüz belli değil
Criminal Minds - 22 Eylül 2010
CSI - 23 Eylül 2010
CSI NY - 24 Eylül 2010
CSi Miami - 3 Ekim 2010
Curb Your Enthusiasm - 2011
Desperate Housewives - 26 Eylül 2010
Detroit 1-8-7 - 21 Eylül 2010
Dexter - 26 Eylül 2010
Drop Dead Diva - 2011
Eastbound & Down - 26 Eylül 2010
Entourage - 2011
Episodes - 10 Ocak 2011
Family Guy - 26 Eylül 2010
Friday Night Lights - henüz belli değil
Friends With Benefits - sezon ortası
Fringe - 23 Eylül 2010
Glee - 21 Eylül 2010
Gossip Girl - 13 Eylül 2010
Greek - henüz belli değil
Grey's Anatomy - 23 Eylül 2010
Happy Endings - sezon ortası
Harry's Law - sezon ortası
Hawaii Five-O - 20 eylül 2010
Hellcats - 8 Eylül 2010
House m.d. - 20 Eylül 2010
How I Met Your Mother - 20 eylül 2010
How to Make It in America - 2011
Human Target - 24 Eylül 2010
In Plain Sight - 2011
In Treatment - henüz belli değil
It’s Always Sunny in Philadelphia - 16 Eylül 2010
Justified - 2011
Law and Order Los Angeles - 22 Eylül 2010
Law&Order CI - 2011
Law&Order SVU - 22 Eylül 2010
Lie To Me - 10 Kasım 2010
Life UneXpected - 14 Eylül 2010
Lonestar - 20 Eylül 2010
Love Bites - sezon ortası
Medium - 24 eylül 2010
Men of a Certain Age - 2010 sonları
Merlin - henüz belli değil
Mike and Molly - 20 eylül 2010
Mixed Signals - sezon ortası
Modern Family - 22 Eylül 2010
Mr. Sunshine - sezon ortası
My Generation - 23 Eylül 2010
NCIS - 21 eylül 2010
NCIS LA - 21 eylül 2010
Nikita - 9 Eylül 2010
No Ordinary Family - 28 Eylül 2010
Nurse Jackie - 2011
Off the Map - sezon ortası
One Tree Hill - 14 Eylül 2010
Outlaw - 24 Eylül 2010
Outsourced - 23 Eylül 2010
Parenthood - 21 Eylül 2010
Parks and Recreation - sezon ortası
Perfect Couples - sezon ortası
Pioneer One - henüz belli değil
Private Practice - 23 Eylül 2010
Raising Hope - 21 Eylül 2010
Rescue Me - 2011
Ride-Along - sezon ortası
Rules of Engagement - 20 eylül 2010
Running Wilde - 21 Eylül 2010
Sanctuary - henüz belli değil
Saving Grace - 2011
Secret Diary of a Call Girl - 2011
Shameless - 9 Ocak 2011
Smallville - 24 Eylül 2010
Sons of Anarchy - 7 Eylül 2010
South Park - 6 Ekim 2010
Southland - 2011
Spartacus Blood and Sand - henüz belli değil
Stargate Universe - 28 Eylül 2010
Supernatural - 24 Eylül 2010
Terra Nova - sezon ortası
Terriers - 8 Eylül 2010
The Big Bang Theory - 23 Eylül 2010
The Cape - sezon ortası
The Cleveland Show - 26 Eylül 2010
The Defenders - 21 eylül 2010
The Event - 20 Eylül 2010
The Good Guys - 24 Eylül 2010
The Good Wife - 28 eylül 2010
The League - 16 Eylül 2010
The Mentalist - 23 Eylül 2010
The Middle - 22 Eylül 2010
The Office - 23 Eylül 2010
The Paul Reiser Show - sezon ortası
The Simpsons - 26 Eylül 2010
The Vampire Diaries - 9 Eylül 2010
The Whole Truth - 22 Eylül 2010
Treme - 2011
Two and A Half Men - 20 eylül 2010
ugly americans - Ekim 2010
Undercovers - 22 Eylül 2010
United States of Tara - 2011
V 2009 - Kasım 2010

Hani eski Türk devletrini yıkmak için arkadan iş çeviren, güçle değil de hile ile iş yapan Çinliler vardı. Çin’in güzel prensesini Türk Devleti hanedanının koynuna saldımıydı, tüm iç işler artık onun elindeydi. Zamanının güzel bir taktiği…

İşte Adnan Sezgin denile bu adam, benim için tam bir Çin prensesidir. Nereden geldin be adam? Kimsin sen? Nesin? Amacın ne? Neler yapıyorsun böyle? Sen ki, koskoca Galatasaray camiasını birbirine kattın. Futbol takımının içine sıçtın. Hem de öyle bir sıçtın ki, geri dönüşü olmayacak yollara soktun.

Futbolculara ve teknik ekibe kızamıyorum. Düşünün. Elinizde dünyanın en iyi pasta ustalarından biri var. Bu adama pasta yapın diyorsunuz ama tüm malzemeleri almadığınız gibi, yumurtların da yarısını çürük alıyorsunuz. Siz nasıl güzel bir pasta bekleyebilirsiniz bundan sonra?

Geçen sene bu takıma kimseyi satmadan sadece üst düzey bir orta saha oyuncusu ve iyi bir kaleci takviyesi ile devam edilseydi, Hagi’li Galatasaray’dan sonraki en iyi kadro olacaktı. Belki o başarılara bile erişebilecekti. Ama ne oldu? Önce Mehmet Topal gitti. Sonra Keita. Evet, her oyuncu satılabilir. Bunu daha önceki yazılarımda da demiştim. Eğer yerine daha iyisini alabilecekseniz tabiki satacaksnız. Peki alabildi mi? Bi şey aldı ama futbolcu değil. Argo olacak ama, babayı aldı. Giden Topal’ın yerinde artık Ayhan veya Barış oynuyor. Giden Keita’nın yerine ise Serdar Özkan. Bir sene içinde bir takımın ağzına böylesine profesyonelce sıçılır mı be adam?

He sadece ona da kızmama lazım. Büyük Başkan dedik. Hep destek tam destek dedik. Arkasında durduk hep. İnandık. Evet, Adnan Polat. Artık gözümde Adnan Sezgin kadardır değeri. Neden mi? Adnan Sezgin gibi bir adama göz yumuyorsa, hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsa benim için değeri falan yoktur. İkisi de aynı boktun farklı rengidir benim için.

Olan bize oluyor. Sinir, stres sahibi olduk. Sinirden ağlar olduk. Duvarı, pencereyi yumruklar olduk. Galatasaray sevgisinin galibiyetle alakası yoktur. Bu sinir harbinin tek sebebi bu basiretsiz yönetimdir ve her defasında taraftarı aptal yerine koymasıdır. Birileri buna dur demeli artık DUR!!

Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Herkes bunun farkında zaten sanırım. Asker ile ilgili bir belge çıksa ortaya, daha araştırılmadan; ‘’Darbeci zihniyet’’, ‘’Ergenekon uzantısı’’, ‘’Askerin içindeki din düşmanları’’ vs gibi haber başlıkları atılıyor ya da olay buraya çekiliyor. Ne zaman muhalefet için bir belge çıksa ya da iddia ortaya atılsa, ‘’İşte görüyorsunuz bunlar böyle’’, ‘’Bunlar sadece konuşmayı bilir, ne bok yedikleri belli değil’’ gibisinden tepkiler alınıyor. Ya da haber başlıkları buna çekiliyor.

Ancak bir kişi var ki, yahu arkadaş meğersem sütten çıkmış ak kaşık bu adam. Recep Tayyip Erdoğan. Bu adam için ne zaman bir iddia, belge ortaya atılsa; ‘’Asılsız iddia’’, ‘’Yıldırmaya çalışıyorlar’’, ‘’Şerefsiz bunlar’’ gibisinden diyaloglara giriliyor ve hatta kendisi bile giriyor. E be adam, başkasına olunca güzel de sana olunca neden bunların üstüne gidilemiyor? Almışsın bütün medyayı arkana konuşuyorsun. Ne güzel değil mi?

Garip, satılık ve beş para etmez insanların yaşadığı bir ülkede yaşıyoruz. Yine bu insanların yaptıkları haberleri okuyor ve dinliyoruz. Yazık…

Hani bilindik bir şey vardır. Aynı semtin esnafı birbirini korur, kollar. Eğer gerçekten hayırlı kazanç istiyorsa ve iyi kazanmak istiyorsa bunu yapmak zorunda olduğunu bilir. Zira ancak böyle bir ortamda herkes iyi kazanır. 1 haftadır kapalıçarşı esanfından bir adamın yanında çalışıyorum. 1.5 aylık ufak bir iş olacak. Dersler başlayana kadar kadar. Neyse konuya döneyim. Esnaf birbirine yalan atar olmuş, dedim. Niye dedim?

Dikkatimi çekti. Kim kime işler nasıl abi diye sorsa, ‘’durgun’’, ‘’iş yok’’, ‘’tık yok be abi’’ diyor. Göz göre göre esnaf birbirine yalan atıyor. Mesela benim patron. Adam 10 tl’ye aldığı şeyi 80 tl’ye satıyor turiste. Kaba bir hesapla aylık net karı 3-4 bin tl. Be adam bu yalan niye? Kimden neyi saklıyorsun. Hayır sadece o değil, herkes böyle. Esnaf neyden korkuyor anlamış değilim…

İlkbahar geç gelmişti
Hava yağmurlu olacak sandım
Ve sen bağırıyordun

(...)

Sana çevreyi , gittiğim barları , okulumu gösterdim.
Seni arkadaşlarımla , ailemle tanıştırdım.
Metinlerini , şarkılarını , umutlarını , arzularını , müziğini dinledim.
Sen de benimkini dinledin.
Sana bir kolye verdim,
Sen de bana bir umut verdin
Sonra bir gün beni öptün
Zaman geçiyordu , uçup gidiyordu.
Her şey kolay görünüyordu.
Çok yalın ve özgür
Çok yeniydi ve eşsizdi.
Sinemaya , dans etmeye gidiyorduk.
Alışverişe çıkıyorduk , gülüyorduk.
Sen ağlıyordun , yüzüyorduk.
İçki içiyorduk.
Bazen bağırıyordun.
Bazen bir nedeni yoktu , bazen bir nedeni vardı.
Evet , bazen nedeni vardı.
Seni okuluna bırakıyordum.
Şarkı söylemeni dinliyordum.
Umutlarını , arzularını , müziğini ...
Sen de benimkileri.
Çok yakındık , çok yakın , hep daha yakın

Başlıktan da anlaşılabileceği gibi konumuz gayet açık. Başlık bir çoğunuza tanıdık gelebilir. Sanırım bir Facebook grubuymuş ama ben çok uzun zaman önce bir arkadaşımla muhabbetim sırasında duymuştum.

Neyse, konuya geçelim. Önceden de bu kadar fazla mıydı bilmiyorum ama son 2-3 yıldır dakika geçmiyor ki bıyıklı bir kıza rastlamayalım. Tabiki bizi ilgilendirmiyor ama çok kötü bir görüntü ya. Yani resmen bıyık ya. Hatta sakalı, tüyü olanlar da var. Lütfen arkadaşlar, kıllı kız istemiyoruz. Hadi kol kılı falan filan neyse de yüzde kıl,tüy nedir ya. Oldu olacak siz de bizim gibi sakal bıyık bırakın.

Şimdi diyeceksiniz ki, e biz de sizin sakalınızı bıyığınızı sevmiyoruz. O iş öyle değil. Erkekte sakal, bıyık seven çok kadın var ama kadında sakal bıyık seven erkeğe hiç rastlamadım ben. Evet, bakın rica ediyoruz, kesin şu sakalınızı bıyığınızı.

Herkes üstüne alınmasın tabi ama bence kızlar da birbirlerini uyarırlarsa çok daha kolay olur bu durum. Haydi bakalım…

Nasıl ki saçma kız davranışlarını yazıyorsam, tabiki de kendi hemcinslerimin tuhaflıklarını da yazacağım. Bu konu bayadır aklımdaydı, arkadaş sohbetlerinde dile getiriyordum lakin yazmaya nedense fırsat olmadı. Beni bunu yazmaya iten, dün bunu bir arkadaşımın daha söylemesiydi. Aynen şöyle dedi, ‘’ Onur ya neden ben bir şey paylaşınca ilk yorumu hep erkekler yapıyor.’’ Arkadaşım bunu söylediği an yüzümde bir gülümseme belirdi. Yazmanın zamanın gelmiş diye düşündüm.

Peki olay nedir? Güzel kızımız bir şey paylaşıyor Facebook’ta. İleti, video, şarkı… Altına ekseriyetle ilk yorumu yapan erkek oluyor. Hem de böyle direk manidar bir tavırla ya da yavşama pozisyonunda. Arkadaşım bu abazalık nedendir? Ben bu olayı çok samimiyetsiz buluyorum. He tabiki her zaman böyle olmuyor. Benim de ilk yorumu yaptığım zamanlar oluyor. O yüzden herkes üstüne alınmasın ama bunu okuyunca eminim ki bi durup düşünceksiniz ve ‘’Ya evet ben de öylelerine rastlıyorum’’ diyeceksiniz. Aradaki samimiyet farkını anlayacaksınız. Hatta belki de bu yazıyı okuyunca beyninizde şimşekler çakacak…

Asıl konuya geçmeden önce şunu belirtmek istiyorum ki, tabiki de bunu her kız yapmıyor. Yani herkes üstüne alınmasın. Ama elbet yazıyı okuyunca, ‘’ aa lan ben böyle insanlar tanıyorum’’ diyeceksiniz.

Efendim, aslında bu olaya biz, ‘’Burcucum çok güzel çıkmışsın ekolü’’ diyoruz. Nedir bu? Sevgili arkadaşımız, başka bir kız arkadaşının fotosunun altına samimiyetten yoksun bir şekilde ‘’ X’ciğim çok güzel çıkmışsın’’ diyor. Nedir arkadaşım bu? Nedir yani? Böylesine samimiyetsiz bir söz olabilir mi ya? Ayrıca neden herkes birbirine prenses muamelesi yapmaya çalışıyor ki. Bu sözü izleyen çok daha saçma ve sinir bozucu sözler de yok değil. Örnek verecek olursak, ‘’ ayyyy canım süper çıkmışsın ‘’, ‘’ offff taşım benim yaa ‘’ gibi…

Hayır bi de kızlar güzel olsa diyecem ki tamam yine bi derece ama yahu en tipsiz, en ucube kıza bile bu yorumlar geliyor. Aptal mısınz yahu siz? Neden birbirinize böylesine yıkama yağlama yapıyorsunuz. Nedir yani bu prenses oyunu? Hele bir de kendisine yorum yapılan kişi ‘’ o senin güzelliğin canım ‘’ gibi mütevazı görünme çabaları içinde cevap yazmaz mı, direk silesim geliyor arkadaş listesinden.

He bunun erkek versiyonu yok mu? Var tabi. Ama bu olayı kızlarda daha fazla gözlemledim.

Özellikle maçın heycanı ile hemen yazmayayım dedim ama sinirim, kızgınlığım bir türlü geçmiyor. En iyisi bu heycan kaçmadan bir an önce yazmaya başlayayım.

Öncelikle Frank Rijkaard’tan sonsuz kere özür diliyorum. Geçen yıl eleştirdiğim şeylerin hala arkasındayım ama bu sezon onu boşu boşuna eleştirmişim. Demiştim ki, neden Mustafa Sarp-Ayhan Akman-Barış Özbek üçlüsünü oynatıyor. Sakin kafayla düşününce insan farkına varıyor. Şu takımda orta sahada oynayabilecek başka adam yok ki. Bi Lorik Cana var işte. Bu takımın asıl sorunu at gibi koşan adama ihtiyaç değildi. Şu topu geriden ileri taşıyabilecek iki adam ihtiyacıdydı. Bu sene de verilmedi adamın eline böyle bir fırsat. Üstüne Keita satıldı, Dos Santos yollandı. Yerine daha iyileri geldiği sürece sesimi çıkarmam diyordum ama yerine gelenleri görünce bu adama daha da hak veriyorum. Hatta ben olsam, istifayı basar, ‘’sikerim böyle işi’’ diye giderdim.

Maç hakkında mı konuşayım? Ne konuşulabilir ki bu saçma maç hakkında. Takım öylesine zayıf ki, geçen seneden bile kötü. Şu takımdan Arda ve Kewell’ı çıkarsan, hergangi bir orta sıra takımından farkı kalmaz. Tüm sözlerim hep bir yere çıkıyor aslında. Adnan Kardeşler.

Elbette, Adnan Sezgin ve Adnan Polat’tan bahsediyorum. Adnan Polat’ı severim. Mali açıdan kulübü düzlüğe çıkardı gibi. Mali olarak çok şeyler yaptı. Peki ya sportif?  Elde var sıfır. Gerçekten kocaman bir sıfır. Koskoca yaz geçti, beylerimiz hala transfer yapacaklar. Transfer gelir-giderlerine baktığımızda ellerinde nakit 9m euro para var. Hala daha 100bin dolarlık pazarlıkların peşindeler. Şu takımın orta sahasına 2 tane adam alamadılar. Şöyle ilerde geride pas yapabilecek. Ama yok olur mu? Adnan Kardeşler, en ucuzunu bulmaya çalışırlar. Mezardan dedem çıksa, beleşe oynarım ben dese, gider alırlar. Bu ne beleşçilik ya. Hele bir de transfer için vaktimiz var diyorlar ya, tam cinnetlik. Çok bir şey istemiyoruz sayın Adnanlar. 2 tane adam ya! 15m euro yapar. 9 elinde var. E lütfen kulübün kasasından da 6m euro çıksın. Hala Elano'yu satma çabasındasınız. Ulan takımı farklılaştıracak adam yok be adam! Aferin size Adnan Kardeşler, böyle devam edin!!

Hemen hemen her Türk gencinin yaşadığı, yaşamamışsa bile kesinlikle en az bir kez yaşayabileceği; toplu taşıma aracı sorunudur. Yaşlılara, sakatlara ya da hamilelere yer verilir ancak efendim herkese de yer verilmez ki. Ancak o kişi böyle düşünmez. gelir başınızda durur, size tip tip bakar ki sanki yer vermek zorundasınızdır bu kişiyie. En sinir bozucusu ise şudur:

x : minibüs durağı
y: yazar kişininin durağa giderek minibüste boş koltuk bulmak için katettiği yol
z : yer bekleyen kurnaz hatun kişisi


x -------- z ------------------------------------------ y
( x - z arası 30 , z - y arası 250 m )


Şimdi bu hatun kişisi oracıkta bekler, yazar kişisi de y yerinde beklemeyip minibüste oturma amacıyla 280 m yürür. Minibüs durağına oturarak sıradaki minibüste boş yere oturur. Z kişisi de minibüs hareket ettikten sonra hemen karşıdan el sallayıp minibüsü durdurur biner ve y kişinini başında durur. Maksimumu yaşı 50'dir bu hatun kişinin. Bütün gün gezmiştir, boş işlerle uğraşmıştır (mesela Bakırköy'den kalkıp Yeşilköy'e pazara gitmiştir ama 30 m yürümeye üşenmiştir ). Size tip tip bakar başınızın ucunda durur. Hatta size dayar bile. Valla he dayar . Sonra ordan ayaktaki bir cengaver kardeş '' arkadaşım yer versene '' der. Yooo arkadaş yooo bu böyle bir olay değildir. Bu insanı aptal yerine koymaktır.

                                                     

Şu son 1-2 yılda dilden dile dolaşan söz; ‘’Fenerbahçe Medyası’’. Her ne kadar Fenerbahçeli’ler bunu kabul etmese de, bu böyle arkadaş. Hep böyleydi ama tabi bu kadar sapıtmamıştı olaylar. Peki nedir sapıtan?


Yahu arkadaş, açıp bakıyorsun. Tüm spor kanallarında 3 yorumcu varsa, 2si Fenerbahçeli. Galatasaray’ı bile Fenerbahçeli spor adamlarına yorumlatıyorlar. Bu ne lan? Bugün Osman Tanburacı’nın bir yazısını okudum. Günlerdir düşündüğüm, üstüne yazı yazmak istediğim şeyi o yazmış bile. Hem de öyle güzel yazmış ki, bir bölümünü paylaşayayım:

‘’Ntv'de Galatasaray yorumcusu var mı bir bakın…
Galatasaray'ı bile Fenerliler yorumluyor…
Ligtv'de… Bülent Tulun… O da diğerleri de zaten yönetime muhalif!
TRT'dekiler ona keza…
Öteki tvlerin alayı Galatasaray'ı atmış üçüncü plana…
Kanaltürk'te Gökmen Özdenak'ı atmışlar çakalların ortasına, Gökmencik bırak Galatasaray''ı korumayı kendini korumaktan uzak!...
Gazeteler başka bir alem…
Hürriyet'te Damat Paşa zaten kesr-i kesif FB'li…
Milliyet'te zaten kırmızı bile yok yıllardır sarının yanda…
Habertürk'te bile Galatasaray baraja takılıyor…
Oysa Habertürk'ün başı Fatih Altaylı okulundan Galatasaraylı…
Sütunlardaki Galatasaraylılar da taraftardan uzak!...
Vatan gazetesi bir alem…
O gazete tescilli bir Adnan Polat-Adnan Sezgin karşıtı.

Ne diyor Aziz Yıldırım;


''Fenerbahçe Spor Kulübünün borcu vardır, olacaktır, borç olmadan da büyüme şansı yoktur.''
Bu söze medya kılını kımıldatmadı…
Kimse çıkıp diyemedi ki;

-Ey başkan şimdiye kadar niye Galatasaray'ın borçlanarak büyümesini ‘tesadüf' olarak yorumladınız da takdir etmediniz.

-UEFA KUPASI ve SÜPER KUPA'yı büyüme olarak görmediniz mi?

-Sizce marka olmak; dünyayı yenmek yerine sadece ve sadece Galatasaray'ı yenmek midir?

-Avrupa'da bugüne kadar hangi takım tesadüfen şampiyon olmuştur?

-Borç olmadan büyüme şansı yoktur dediğinize göre Fenerbahçe'nin de bir UEFA Kupası olması için ne kadar borçlanabilirsiniz?

-Güiza'yı almak için 30 milyon euro verdiğinize göre Süper Kupa'yı almak için acaba 200 milyon euro verebilir misiniz?

-Galatasaray'a gelince borç ayıp, Fener'e gelince mi büyümenin gereği?

-Fener'de borçlanarak büyümenin getirdiği bir Kupa var mı?

Haydi sorsanıza, yazsanıza…
Borç yüzünden Galatasaray'ı yıllar yılı yerden yere vuran medya ve Aziz Yıldırım borç Fener'e gelince makas değiştirdi.
Dikkat!
Galatasaray'ın bugünkü Fener kadar borcu yokken bile bir UEFA Kupası, bir de Avrupa Süper Kupası vardı. Medya bunları neden yazmıyor da sadece Galatasaray'ın parasızlığını büyütüyor!‘’

Osman ağabeye katılmamak elde mi? Kim çıkıp bunun tersini söyleyebilir. Kim çıkıp ‘’hayır lan bunlar aslında böyle değil’’ diyebilir. Garip şeyler oluyor. Gerçekten çok garip. Dikkatli olmak lazım.

                                                     


Çok merak ediyordum bu adam için ne zaman saçma bir eleştiri gelecek, başına acayip bir olay gelecek diye. Dün oldu... Boktan bir Fenerbahçe maçı sonrası yine olay adam haline getirildi. Bakın ‘’geldi’’ demiyorum. Getirildi diyorum.

Bizim insanımız yermeye çok meraklı. Hatta yerin dibine sokmaya bayılır. Hatta hakkı olmayan şeyler hakkında ileri geri konuşmayı acayip sever. Sanar ki inanılmaz güzel yorumlar yapıyor, acayip güzel şeyler düşünüyor. İlginç tabi.

Bu adam için önce şımardı dediler. Bunu dediklerinde 21 yaşındaydı. Belki de 20. Ulan 20 yaşında kim şımarmıyor? Üstelik bu adam Galatasaray’ın en önemli futbolcusu. Sadece Galatasaray’ın değil, Türk futbolunun son dönemde çıkardığı en büyük yetenek. Hatta son 15-20 yılda çıkardığı en über futbolculardan biri. Bu adam biraz şımarmayı hak etmiyor muydu? Ayrıca şımardı da ne yaptı yahu. Hakemin şortunu mu çekti. Zıttt erenköy mü dedi. Ne yaptı ulan ne yaptı! Sempatik davrandı diye, herkese sevgiyle yaklaştı diye adam kötü oldu.

Yok arabası şu kadar para, yok saati şu kadar para dendi. Ulan bu adam bu parayı alnının teriyle kazanıyor. Bu endüstrinin kuralı bu. Futbolcu dediği kişi 3. ligte bile oynasa bi finans uzmanından fazla para alır. Kaldı ki burda Arda’dan bahsediyoruz. Arabası yüz binlerce dolarmış. Adam parasının 1/10’u ile araba alamaz mı? Alır ulan alır. Türkiye dediğin memlekette ayda 2 milyar maaşı olan adam 30 milyarlık araba alabiliyorsa, yani yıllık maaşının 5/6 sına para yatırıyorsa, bırakın da adam istediği arabayı alsın ya.

Sevgilisi için sinema kapattı dediler. Ulan kapatırsın ya. Kapatırsın tabi. Adam jest yapmış sevgilisine. Bak dikkatini çekerim, bu adam gece kulüplerinde karı kızla yemiyor parasını ya da ata eşeğe yatırmıyor servetini. Üstelik sinemayı kapatırken, bileti olan adamlara siktirin lan kroyum ama para bende demiyor. Boş seansı kapatıyor.

Evet, geçen sene bunlar tartışıldı. Çok içime dokundu. Adam kardeşimmiş gibi üzüldüm. 13 yaşından beri bu takımda Arda. 10 yıl olmuş. Kaptan olmuş. Gencecik. Galatasaray denince gözleri parlıyor. Kaybedince başı öne düşüyor, içi paramparça.

Neymiş efendim dün maç sonrası otobüsten inip adamı dövmeye çalışmış. Yok kaptansa sakin olması gerekiyormuş. Evet, gitsin adam öldürsün demiyorum. Orda ona 6-0 yapan adama ‘’liseli detected’’ dese, karizmasına karizma katardı. Ama yapamadı. Öyle kazanmak istiyordu ki... Bu adam zamanında senin benim gibi taraftardı. Takımına belki senden benden fazla aşıktı. Fanatikti. Tribünde böğürüyordu. Yani sen sokakta tanımadığın bir adam sana 6-0 işareti yaptığında ne hissediyorsan, o da hala öyle hissediyor. Bunun için kimse onu suçlayamaz. Ordan birisi ''Sen kaptansın, sana böyle yapmak yakışmaz'' diye böğürüyor. Olayları daha da provake ediyor. Be arkadaş, böyle söyleyeceğine o bokluğu yapan insanı çekip aradan çıkarsanıza. Senin kaptanın orda misafir. Madem kaptan demesini biliyorsun, kaptanına o hareketin yapılmasına da izin vermeyeceksin arkadaş. Sonra ''kaptansın sen yea, yapamazsın böyle yea'' diye çemkirmeyi biliyorsun. Yok ya! Kaptansa kaptan ulan, öncelikle insan bu adam insan! Onun da sinirleri var, duyguları, üzüntüleri var. Bu adam da strese girebilir. "Ben sekizyüz kilometre yoldan geldim. benim aylığım bin oyro senin aylığın bir milyon oyro." diyor o adam. Eee ne yapsın yani adam? Soyunup altına mı yapsın ne yapsın? Yuh be, fütursuzluğun da daniskası bu. Ayrıca şöyle de basit, hemen akla gelecek bir örnek vereyim. Şifo Mehmet dediğimiz adam bile İsviçre maçında üstelik teknik direktör yardımcısıyken, üstelik üst düzey bir maçta soyunma odasına koşan İsviçreli oyuncuya çelme takmaya çalışınca bir şey olmuyor. Kimse çıkıp bir bok demiyor, Arda böyle yapınca vay efendim kaptanlık ona göre değilmiş. Herkes çok efendi, çok ahlaklı ya, Arda'nın yaptiklarını ayıplıyoruz. Ağzından salyalar akarak ana, avrat küfür eden adamlar Arda'yı ayıplıyor. Bir siktir git çay koy, derim ben buna.

Kimse çıkıp da demiyor ki, ulan Arda serbest vuruş çalışmış bütün yaz. Lan bu adam iki frikik kullandı ki, biri çataldan döndü diğerini de Volkan zor çıkardı. Alooo, bu adam korner bile kullanamıyordu. Kilo vermiş, daha çabuk oynuyor. Daha zeki oynuyor. Daha önceki derbilerin aksine sahada sonuna kadar savaşan bir kaptan vardı sahada. Kimse bunları konuşmuyor da, yerin dibine sokmaya çalışıyor. Üstelik kendi takımının taraftarları bile bir dolu şey söylüyor. Yazıktır, ayıptır. Böylesine üstün bir yeteneği harcamayın.
Arda, gitme sakın bir yerlere. Kal burda. Göt et milleti. Yardır ulan. Sen bu topraklardan çıkan en yetenekli adamlardan birisin. Bu dediklerimi yap, sonra git. Git ama Stoke City’e değil. Arsenal’e git. Barcelona’ya git.

Kısacası; futbol, medya ve magazin aracılığıyla bu adamın hayatıyla ve yaptıklarıyla bu derece içli dışlı olmak dedikoducu mahalle karılığıdır, kıroluktur, bayağılıktır. İçinde yaşadığımız sosyal ortamın, karıların birbirini çekiştirdiği küçük bir mahallenin iletişim olanakları sayesinde büyütülmüş hali olduğunu gösterir. Nüfusumuzun fazla olduğuna bakmayın, köyden kente göçü tamamlayamamışız ki daha biz. Hala köşedeki evde oturan Necmiye Hanım'ın evlilik yaşındaki evladı Arda'nın şeyinin peşinden koşuyoruz. Koşuyorsunuz.

Baştan Not: Başlığa aldanıp ön yargılı olarak düşünmeyin. Burda amaç başörtüyü yermek değil. Haddime de değil. Hatta benim annem de namaz kılar, kılarken de takar başörtüsünü. Ama tabi kendisi için yapar bunu. Kendi istediği için. Ötekiler gibi değil. Neyse ben bu yazımı yazmaya başlıyım.


Yıllar yılı dikkat ederim bu duruma. Hep dikkatimi çekmiştir. Yazmak istediğim zamanlar olsa da nedendir bilinmez hep üşendim. Geçen gün ekşi sözlük’te gördüm, dedim ben de yazayım bari.

Şimdi efendim, nedir bu olay? Özellikle toplu taşıma araçlarında rastlayabilirsiniz bu tip bir duruma. Aynı yaş iki kadına bakın. Birisi başörtülü, diğeri ise kot pantolon giymiş ya da etek var. Kime yer veriliyor? Başörtülüye. Üstelik, ‘’buyur bacım’’ nidaları eşliğinde. Peki diğer kadına ne yapılıyor. Öküz gibi bakılıyor. Resmen gözle taciz ediliyor. Kadın dediğime bakmayın he, bu 20-25 yaşında insanlara bile oluyor. 40 yaşında adamın 20 yaşında başörtülü bir kıza yer verirken ‘’geç kızım otur, ben ilerde inicem’’ dediğini gördüm ve duydum. Yine aynı adamın otobüsteki gayet güzel giyinmiş, oldukça da güzel kıza öküz gibi baktığına şahit oldum. Ya da bir yerde sıra bekliyorsunuz diyelim. 2 tane 50 yaşında başörtülü abla gelsin. Muhakkak ki ona sırasını veren birileri olur. Ancak yine aynı yaşta başları açık, makyajlı iki abla gelse, onlara tü kaka gözüyle bakılır.

Yani şunu demek istiyorum. Burdaki saygı kadına mı, yoksa başörtüye mi? Afedersin ama o 20 yaşında kızın taktığı başörtü onu namuslu yaparken, aynı yaştaki kızın giydiği dar pantolon onu orospu mu yapıyor? Bu mu senin insani değelerin? Dinin, imanın? Yazıklar olsun be. Böyle de gerizekalı bir toplumda yaşıyoruz işte.




"My name is Harry Kewell, Kewell From Galatasaray. Through my football career, i fell many times, i've been pushed. They said "it's over", they said "he can't stand up, he can't play". I was reborn at Galatasaray. I've found friendship and happiness at Galatasaray. I've learnt one thing really well is such a privilege to be a part of Galatasaray"


Bu sözle başlamayı uygun gördüm Harry Kewell’ı anlatmak için. Kendi sözleriyle. Biz onu ilk Leeds United’ta tanıdık. Zamanının süperstarları arasındaydı. Kendi kanadının efendisi. Süper solak. Kariyeri tırmandı, Liverpool’a gitti. Belki beklenen sükseyi yaratamadı ama o hep bir superstar olarak kaldı bizim için. Galatasaray’a geldi. İçimiz ısındı. O nasıl sıcak bir gülümsemedir be adam. Sonra sahada gördük kendisini turuncu forma ile. Milletin ‘’ögggh’’ dediği o forma bile yakışmıştı Kewell’ıma. Başta böyle heycanla bi’ yazayım dedim şimdi düzgün kurgusal yazıma geçiyorum.

Bu adam Galatasaray’a geldiğinde, zamanında Hagi’ye dendiği gibi bitik dediler. Yanlış anlaşılmasın, Hagi ile bir karşılaştırma içine sokmuyorum onu. Kronik sakat dediler. Bi boka yaramaz bu adam, zaten iyi olsa Liverpool satmaz dediler. Kulak asmadık. Zira o çok konuşan zihinler zamanın niceleri için böyle atıp tutmuşlardı.

Bir futbolcu, büyük bir camia için nasıl efsane olur? Çok gol atarak mı? Çok kupa kazandırarak mı? Hayır. Metin Oktay örneğini vereyim bunun için. Evet belki Metin Ağabey onlarca gol attı, ağları deldi ama onun bizim için, Galatasaray için büyük yapan şey bu mu? Hayır. Onun efendiliği, onun karizması, gülüşü, içtenliği, centilmenliği ve Galatasaray sevgisiydi onu bizim için büyük yapan. Aynı şey Hagi için de geçerli mesela. Ben yaşım itibari ile Hagi’yi izleyebildim ama tabiki Metin Oktay belgesellerini de biliriz.

Şimdi olayı nereye bağlayacağım. Bu Kewell denilen arkadaş benim için bir Hagi, bir Metin Oktay kadar değerlidir. Bakın yine karşılaştırma için girmiyorum. Metin Oktay ile kimseyi karşılaştırmam zaten ama bu adam bu formaya bu iki adam kadar yakışıyor.

Biz onun gülüşünü sevdik. Topu ayağına alınca kalbimizin pırpır oluşunu sevdik. Evet bir gayleşme başladı hepimizde. Bu adamın o formanın hakkını her maç vermesini sevdik. Defansta oyna dediklerinde, hiç ses çıkarmadan oynamasını sevdik. Bir avrupa kupası maçında Sabri’yi savunmasını sevdik. Sevdik be biz bu adamı. Çok sevdik. Bu adam aklıma gelince tüylerim diken diken oluyor. Gitti gidecek dendi ama çok şükür kaldı bu sene takımda. Bu takımda, Aydın Yılmaz’a, Barış Özbek’e para veriliyorsa bu adama iki tak fazlası verilir. Cimrilik yapmayıp bu adamı 5 yıl daha takımda tutun. Evet farkındayım en fazla 2 yıl daha oynar ama olsun. Bırakın gençlere öğüt versin, ağabeylik yapsın. O güzel gülüşüyle hepimizi gayleştirsin. Ona bile razıyız. Bu adam futbolu bıraktıktan sonra Galatasaray’da yönetici olsun arkadaş. Ne bileyim bi şey olsun işte.

Ufak bir not düşeyim buraya. Bu adam için sezonda 10 maç oynar diyenler için. Galatasaray’da geçirdiği 2 sezon için 68 maç oynamış bu adam. 30’a yakın da gol atmış, 15 tane de asist yapmış. Daha ne yapsın ulan! He seneye hiç gol atmasa, hiç asist yapmasa ne olur? Kusura bakma ama bi sikim olmaz. O sahada dursun yeter.

ccc kewell reyiz ccc



Bugün yine yıllardır aklıma takılan ve sürekli olarak gözlemlerde bulunduğum bir konu üzerine yazıyorum. Başlıktan da anlayabileceğiniz gibi konu, Mc Donald’s kızlarımız.

Baştan belirtmekte fayda gördüğüm bir husus var. Burda amaç, insanların çalışmasını küçümsemek değil. Zira öyle bir şey benim haddime değil. Çalışmak ayıp olmadığı gibi, alın teri ile kazanılan her kuruşa saygım vardır.

Yıllardır giderim Mc Donald’s a. İlk kaç yıl önce dikkatimi geçti bilmiyorum ama, burda çalışan kızların %90’ının kolları kıllı arkadaş. Bakın tüy demiyorum. Kıl. Bildiğin kıl. Hani erkek kolunda olan kıllardan. Her gittiğimde dikkat ederim ve hep aynı sonuçla karşılaşırım. Hiç şaşmıyor bu. Önce tesadüftür diye pek dile getirmiyordum ama her şubesinde böyle. Özellikle de kasiyerler. İçimde ukte kalsın istemedim, bunu da buraya ufak bir gözlem olarak yazayım dedim.

                                                               

Yıllardır düşünüyordum, daha şimdi yazmak nasip oldu. Çok uzatmadan direk konuya gireceğim. Efendim, nedir bu olay? Şimdi şöyle ki, özet olarak söylemek gerekirse ‘’herkes mini etek giymemeli’’ anlamına geliyor. Peki neden?


Bildiğimiz gibi, mini etek dediğim şey gayet seksi duran, kadını daha da bi çekici hala getiren bir etek türü. Şimdi kimse bana ordan çıkıp, aman efendim sıcak ya havalar biz o yüzden giyiyoruz demesin. Gayet de, taş gibi görünmek için, güzel bacağınızı ya da kıçınızı göstermek için giyiyorsunuz. He böyle dedim diye, kötü bir şey düşündüğümü düşünmeyin. Mini etek bence gayet güzel bir olay. Gerekirse kendi sevgilime bile derim giymesi gerektiğini. Neyse, konuya dönelim. Hepimiz hergün olmasa bile ekseriyetle mini etek giyen insan kişilerini görüyoruz. Bir çoğunun bacakları güzel olmamakla birlikte vücutları da gayet boktan. Hele ki obez kıvamına girmiş insanların giymesi konusunu hiç açmıyorum.

Tabi şimdi burda bana, ‘’ya neden insanları şişko, çarpık bacaklı vs diye ayırıyorsun, herkesin giymeye hakkı var’’ gibi bir yaklaşımla gelenler olabilir. Şöyle diyeyim. Ben öyle vücudu üçgen olan bir erkek değilim. Kilo desen yok, kas desen kendine yetecek kadar. Şimdi ben gidip vücudumu gösterecek bir şey giysem nasıl gözükür? Sokaktaki 10 kızdan 8 i yarıla yarıla güler. Bu da öyle bir şey. Evet insanın kendiyle barışık olması güzel bir şey ama ortada resmen bir görüntü kirliliği var arkadaş. Her önüne gelen mini etek giyiyor. Yahu bacağın çırpı gibi, bacağın çarpık, bacağın dombili, vücudun kötü… Neden giyiyorsun arkadaşım neden? İşte bu görüntü kirliliği yüzünden mini etek ruhsatlı olsun. Belli kriterleri olsun. Biz de rahatlayalım, siz de rahatlayın.

Not: Sevgili sevgilim, sen bu yazıyı kesin okursun ve kuruntu yaparsın kendi içinde biliyorum. Ama hiç gerek yok, zira  dün giydiğin o eteği giyebilirsin, sana A+ veriyorum. Ruhsatı aldın. Ama hep giyemezsin! He, lan sen karı kızın bacağına mı bakıyorsun dersen, bu yıllardır süren bir gözlem.

     
                                                             


Dün gece dünyanın en büyüğü olmak için sahaya çıkmış iki takım vardı Afrika’da : İspanya ve Hollanda. Birisi son 2-3 yılın en formda milli takımı İspanya, diğeri ise ‘’total futbol’’un doğduğu, yayıldığı yer Hollanda.


İki takımda da var olduklarından beri, her zaman yıldızlara sahip oldular. Her turnuvada favori gösterildiler ancak bir türlü çok büyük bir başarıya ulaşamadılar. (İspanya’nın Avrupa Şampiyonluğu dışında) İspanya tarihinde hiç Dünya Kupası finali görmemişti. Hollanda ise 2 kez finalde kaybetmişti. İki takım da iyi bir jenerasyona sahipti ve iki takım da oynadığı oyunla kupayı hak ediyordu.

Maç hakkında detaylara girmeyeceğim. Sadece şunları söylemek yeterli olur sanırım zira başka konuları konuşmak istiyorum. Zaman zaman Hollanda’nın sazı eline aldığı olsa da, İspanya’nın olduğu her maçta olduğu gibi, yine oyunun büyük oranda hakimi İspanya’ydı. Gerçi Hollanda adına Arjen Robben öyle iki gol kaçırdı ki, her şey olabilirdi.

Kendimi bildim bileli Hollanda’nın oynadığı futbol hep hoşuma gitmiştir. Öyle olağanüstü oyuncular çıkarmatmadı, ben aktif olarak futbol izlemeye başladığımdan beri ancak kesinlikle makina gibi, iyi işleyen, iyi pas yapan, hızlı oynayan ve göze hoş gelen hareketler yapan bir takım oldu. İspanya ise açıkcası 3-4 yıl önceye kadar, öncelik verdiğim takımlar arasında değildi. Evet kesinlikle muhteşem futbolcuları vardı ve o futbolculara gore muhteşem bir takım olmaları gerekiyordu ancak nedense bana 10 yıl boyunca beklediğimi hiç vermedi.

Dün Hollanda’nın kazanmasını istiyordum ama İspanya’yı tutuyordum. Nasıl mı? İspanya muazzam bir takım olmuştu ve kesinlike durdurulamaz bir güçtü. Onları izlemek inanılmaz biraz zevk. Maçları 90 değil 180 dakika olmalı. İşte bu yüzden sadece dune özgü olmamakla birlikte 2-3 yıldır İspanya’yı tutuyorum her maçta. Ama Hollanda kazansın istiyordum. Çünkü İspanya inanılmaz bir jenerasyona sahip. Genç ve dinamik. Yedek kulübesinde bile inanılmaz futbolcuları var. Hollanda ise o kadar şanslı değil. 4 yıl sonra takımın süperstarları( ki zaten 2 tane var) güçten düşecek ve alttan gelen o derece yetenekli adamlar yok. Yani diyeceğim o ki, bu adamlar belki bird aha 4-5 Dünya Kupası boyunca çeyrek finalden öteyi göremeyecek.

Velhasılkelam özet geçecek olursak, total futbolun yeni kralı, total futbolun babasını devirdi. Aslında İspanya’nın kazandığı bu kupanın gayri resmi sahibi Barcelona’dır.

Günümüz modern toplumunda gözlemleyebildiğim kadarıyla belli bir kısım kadının başvurduğu yol. Bu nasıl oluyor derseniz, tabi ben de bilmiyorum neden yaptıklarını ama var böyleleri gerçekten. Burda amacım kadınlara bok atmak değil. Gayet eşitlikçi bir yaklaşımım vardır her konuda. Yani her türlü bokluğu yapan kadındır demem. Kadının yaptığı her boku erkek de yapıyor pek tabiki.

Neyse konuya döneyim. Yazdıklarımın ve yazacaklarımın özünü oluşturabilen bir başlık seçtiğimden emin değilim ama böyle pek bir dikkat çekici durdu. Kalsın. Efendim, işin özüne geleyim. Bu tip insanları araştırdım mı? Hayır tabiki. Sadece etrafımda görüyorum ya da daha önce bulunduğum arkadaş ortamlarımda bizzat tanık oldum. Olayların genelinde mutsuz bir kızımız var. Bu kızımız muhtemelen bir erkekten kazık yemiş. Ortalıkta, ‘’ yea aşk yok yeaaa’’ diye dolaşıyor. Tabi bu kızımızın diğer bir özelliği de genç yaşına rağmen 10-15 sevgilisi olmuş olması ve çoğundan da sıkıldığı için ayrılmış olması. Yani burda demek istediğim, bulduğu aşkı geride bırakan bir kızımız olması.

Şimdi bu kız sorunlarını daha fazla erkekle yatarak nasıl çözmeye çalışıyor kısmına gelelim. Burda kasıt, gidip tanımadığı her erkeğin altına yatıyor anlamında değil. Öncelikle buna bir açıklık getirelim. Şöyle ki, ‘’yeaaa aşk yok yeaaaa’’ diyip hoş bulduğu çocukla çıkmaya başlıyor. Sanıyor ki dünya daha kolay olacak, hani yemiş ya bir kere aşk acısını. Ruhu kirlense de pek önemli değil.

Sonra ne mi oluyor? Daha birlikteliklerinin 2. ya da bilemedin 3. gününde o çocukla yatıyor. Bir hafta sonra da ayrılıyorlar. Be kızım, madem sen aşk isteyen birisin, madem sorunlarını çözmek istiyorsun, böyle mi çözeceğini sanıyorsun? Sonra da gelip arkadaşlarına ‘’yeaaa aşk yok yeaaa’’ diyorsun. Böyle yaparsan tabi olmaz. Sorunlarını böyle çözmeye çalışırsan nah bulursun o dediğin aşk’ı.

Bunu da böyle yazıyım dedim. Oh yazdım rahatladım.

Not: Kızlarla alıp veremediğim yok. Olayın benimle alakası da yok. Zira, sevimli mi sevimli, güzel mi güze, pek sevdiğim bir sevgilim var. Bak sevgilim dedim de aklıma geldi, 78 gün sonra dönüyor Amerika'dan. Eneee...

Arşiv

ekşi sözlük

İzleyiciler

Last.fm

Last.fm